Torosların 1700 metre yükseğinde bir yayla. Asıl adı Moryer, ama ben ona, ‘Moryayla’ adını daha çok yakıştırdım. Can dostlarım oraya yazlık evler yapmışlar, beni de sürekli çağırıyorlardı. Bir türlü denk gelip gidememiştim. Nigar “Ben gidiyorum gelir misin?” deyince, her şeyi bırakıp çıkıverdim yola.
Konyaaltı Sahili boyunca işletmeciler şemsiyelerini bu yıl denizin içine diktiler. Artık yürüyüş bandı bile yok. Hem aralarından geçilemeyecek denli sık, hem de denizin içinde. Geçen gün sarı şemsiyelerin arasından geçerek denize ulaşmayı denedim.
Başlığı görünce şaşırmış olmalısınız. Hafta sonu ben de sizin gibi şaşırdım. Kent dışında bir işim çıkmıştı. Antalya, Fethiye Yolunda ilginç bir kazaya tanık olduk. Dirmil Makası denen kavşakta bir kamyon, otomobile çarptı. Otomobilin motoru sürücünün kucağına gelecek denli içeri girince, sürücü ve karısı arabaya sıkıştı. Arkadaki bebek sağlam kurtuldu, anne- baba sıkışmış durumda kurtarıcı bekliyor. Biz, hemen durduk ve ambulans çağırdık. Bu arada kazanın olduğu yere yakın bir yerleşke dikkatimizi çekiverdi. Bekçiler Köyü. Hemen oraya yollandık ki, ambulans çabuk gelsin diye. Aldığımız yanıt ilginçti. “Ambulans, Cumartesi, Pazar günleri çalışmaz.”
Antalya’nın en güzel zamanı Haziran ayı. Güneş çok yakıcı değil, geceler oldukça ılık, deniz serin, ama üşütmez. Kısaca Antalya’nın tadı haziranda çıkarılır. Bahar yeşilliği henüz terk etmemiştir. Çiçeklerin en bol zamanıdır. Yani baharın sonunu yaşarız Antalya’da. Bunun farkında olanlar tatil için haziranı tercih ederler.
Eylül ayı, bolluk bereket ayıydı. ‘Eylüle yoktur sözüm- Getirir incir üzüm’ dizeleriydi anımsadığımız. ‘Eylülde gel’ şarkısıydı duygulandığımız. Çocukların okullarına kavuşmasıydı gördüğümüz. Mis gibi tarhana, bulgur, turşu, pekmez gibi kışlıkların hazırlanmasıydı telaşımız. Daha çok gülümserdi yüzümüz.
Bizim en doğru tarihimiz, türkülerimiz, ağıtlarımız, oyunlarımızdır. Toplumun bütün yaşamını ortaya seriverir. Örneğin kadın tarihi, çok fazla araştırmanıza gerek kalmaz, ağıtlara bakınca anlaşılır her yaşanılan. Türküleri anlayınca toplumun ne yaşadığını da anlarız. Oyunlar da öyle. Hem zamana tanıklık eder, hem de toplum sorunlarını ortaya döküverir.
Üç cemre olduğu sanılır, ama dörttür aslında, ilk cemre kadınların yüreğine düşer. Bahar onun için gelir, çiçekler onun için açar, kuşlar o yüzden öter, bülbül o nedenle güle sevdalanır. Dünya bundan habersiz, kadını aşağılamayı sürdürür. O yüzden hiçbir işte doğru dürüst başarı sağlanamaz. Barış o nedenle hep kapıda bekler de zile basmaz. Bekler, bekler ki, kadının değeri biline. Çünkü dünyayı kadınlar döndürür.
Bu gezegende kadın olarak yaşamak, sürekli eylemde, sürekli direnmede olmayı gerektiriyor. Üstelik bu şaşı bakışlar her kesimden geliyor. Cahilin bakışını, davranışını, kabalığını, şiddetini anlayabiliyorum. Ama kendisine ‘Aydın’ diyen, hele bir de bilim insanı sanılan kişiden görülen tacizi hangi kefeye koyacağımızı bilebilmek hiç de kolay değil.
Perde, kapatmaya, örtmeye, başka gözlerden saklamaya yarar. Saklayacak bir şeyleri olanlar perde kullanır. Camlara, kapılara, ışık giren yerlere perdeler asılır. Malum biz ışıktan da korkarız. Çünkü ışık insanın uykusunu açar, gözüne gözüne girer ve uyandırır.
Antalya’ya yaz geldi. Her zaman olduğu gibi, bir günde kıştan yaza geçiverdik ve güneşi gördük. Bu yıl kışı kış gibi yaşadık, umarım yazı da çok yakıcı yaşamayız.