ARTVİN’E YOLCULUK

Artvin’e her gidişim çok farklı duygularla yüklenmeme neden olmuştur hep. Ata diyarına ulaşmak elbette farklı olmalı. Bu kez gidişimin daha da özel anlamları vardı; Artvin’in oluşumundaki en büyük etmen olan, Çoruh Nehri’ni ziyaret içindi. İçimde bir duygu vardı yollara düşmeden önce; acaba son görüşüm mü olacaktı Çoruh’u?

Bir ana şefkatiyle yaklaşmıştı oysa Çoruh bizlere, anamız gibi kucaklamıştı bizi. Asırlar boyu açtığı vadisiyle sıcaklığını sunmuştu bize. Sert olan doğunun iklimini yumuşatmıştı sevecenliğiyle. Akdeniz ortamında yetişen meyve ve sebzelerin oluşması olanağını sunmuştu bizlere. Sadece doğanın ona verdiği görevleri yerine getirmekti amacı. Zeytin, üzüm, nar ağaçlarından karışımlar sundu bizlere, bizle ters düşmek gibi bir düşüncesi yoktu…

Bizler ise elimizdeki tüm olanakları seferber ederek onunla çatıştık. Önce vadi boyunu izleyerek karayolları yaptık (Hopa-Erzurum yolu). Yetmedi yol çalışmalarında çıkan kayaları üzerine fırlattık. Bizler bu yolu ilerletirken çatık kaşlarla bakakaldı öylece. Biliyordu doğanın karşı konamaz kuralları vardı. Gün geldi kabına sığamadı, yollara taştı, önündeki köprüleri alıp götürdü uzak diyarlara… İnsanoğlu hızını alamamıştı bir kez; yeniden yaptılar yollarını. Deli Çoruh yakıştırması yaparak, bir kez daha üzdüler onu… Oysa o bizlere barışın simgesi zeytin ağaçlarını sunmamış mıydı?

İnsanoğlu hızını alamamıştı bir kez!!! Son teknolojik olanaklarını kullanarak, uluslararası konsorsiyumlar kurarak elektrik üretmeye karar verdi bu defa… Çoruh vadisi boyunca 6-7 bölgede HES’ler kurarak, çok kısa ömürlü barajlarla can evinden vurmak istediler Çoruh’u… Bu kez kararlıydılar…

İlk tokat vadi boyu yerleşkelerinden geldi, eylemler düzenlendi, davullu – zurnalı; en az sizin kadar bizde kararlıyız mesajı verildi…

Ama aklıselim değil, para hırsı galip geldi (şimdilik görüntü öyle)…

Benim bu Çoruh ziyaretimde ona yapılan haksızlıklarla ilintili; doğduğu Mescid Dağları’na (3255 metre) kadar çıkmadım bu kez, biliyordum oralarda buzullardan ve karlardan eriyen sulardan oluştuğunu. Bir yılan kıvraklığıyla ama sakince başlıyordu yolculuğa. Bulunduğum yere geldiğinde ise gürül, gürül çağlayarak akıyordu. Yusufeli su kavuşumunda beklemiştim onu… İçten bir buluşmaydı bu, hiç bir art niyetin olmadığını tahmin ediyordu, insanlara karşı beslediği bütün nefrete rağmen beni tüm sıcaklığıyla karşılamıştı. Beraberce indik Melo Deresi’ne kadar, mutluydu, eski kükremesinden hiçbir şey kaybetmemiş gibiydi. Daha sonra Orcuk’ne (Oruçlu Köyü) indik, anılar tazelendi. Şükrü Ağa Konağı’nı gösterdim Çoruh’a. 1800’lü yılların sonunda yapılan atalarımın konağını bile kayda almamıştı yetkililer (Rus İmparatorluğu Gümrük Binası).

Biraz mağrurlaştı Çoruh. Üzüldü, gözleri doldu, tekrar hırçınlaştı ve akmaya başladı deli, deli. Bu deli deli sözcüklerine kızıyorduk bazen ama çok yüksek irtifadan deniz seviyesine doğru akışın doğal sonucuydu bu. Zira dünyanın en hızlı akan nehirlerinin başında geliyordu Çoruh.

Sonraki ziyaretimiz Zeytinlik Köyü’neydi (eski adı Sirya). Aynı zamanda annemin köyü olan Sirya ile de, asma köprüsü, türbesi ile hasret giderdikten sonra, tekrar düştük yollara…

Kalburlu Köyü’nü de geçtikten sonra bir başka coşkuluydu Çoruh… Bir kez daha yaşanacaktı aynı sevda, çünkü burası da Ardanuç su kavuşumuydu. Şavşat-Ardanuç yönünden gelen Ardanuç suyuyla Çoruh’un kavuşması görülmeye değerdi… İki sevgilinin buluşmasından daha öte bir duygu, bir kaç köyü daha geçtikten sonra Artvin’e vardık. Bir gariplik vardı gidişatta sezinledim… Az önceki akışkanlıktan eser kalmamıştı, Borçka’da yapılan baraj gölünü anımsadım hemen, adına belgeseller yapılmıştı ‘Çoruh artık durgun akacak’ diye ama Çoruh’a hiç düşüncesi sorulmamıştı. O durgun akmak istemiyordu doğası gereği, dinginlik değil, akışkanlık yanlısıydı hep.

Borçka Barajı’na yaklaştıkça iyice buğulandı gözleri, dokunsam ağlayacak gibiydi. Hiç uğultusunu duyamadım bu sıralar, endişeliydim… Çoruh ise sustu… Sustu… Sustu… Ben bunları hak etmedim der gibiydi adeta. Borçka ilçesine kadar ilerledik birlikte. Bende tedirgindim durgun suların kıyısında. Baraj bendini görünce gözyaşlarım yorgun Çoruh’un sularına çoktan karışmıştı bile. Bunca doğasına aykırı kötü muameleye rağmen kurtuldu tekrar Çoruh esaretinden ve Gürcistan’a doğru devinim kazandık birlikte, daha da güçlüce…

Bu sıralarda ortak özelliğimizi düşündüm Çoruh’la, ikimizde insanlık yararına çalışıyorduk, sadece doğduğumuz ülkemiz insanlarını değil, tüm âlemi mutlu etmek istiyorduk. Oysa insanlık adına seçilmiş rantiyeciler (bir avuç mutlu azınlık) ikimizi de susturmak istemişlerdi. Çoruh’u bentlerle, beni ise baskı ve zulüm uygulamalarıyla. İkimizde susmamıştık oysa daha tamamlanmamış yükümlülüklerimiz vardı.

Artık Türkiye sınırlarını aşmış Batum’a yönelmişti Çoruh. Deniz seviyesine yaklaştıkça yayıldı bu kez, getirdiği üretken toprakları sundu komşularımıza. Yine dingin akıyordu ama bu kez kızgın değildi, çünkü kendi döngüsünde gelişiyordu olaylar. Biliyordu birazdan Karadeniz’le buluşacağını, artık ona ait olacaktı, zaman zaman hırçınlaşıp dev dalgalarla dövecekti tüm Karadeniz sahillerini, bazen durulacak içinde barındırdığı zenginlikleri sunacaktı doğaya.

Ayrılık vakti yaklaşmıştı, sarılmak, ağlamak istedim, izin vermedi, avuçlarıma doldurduğu bir avuç şifalı suyuna karıştı gözyaşlarım…

‘Bu serüven hiç bitmeyecek.’ Bu sefer ben geleceğim ziyaretine, tekrar İspir’de, Oltu’da, Tortum’da buluşalım. Gene can verelim toprağa, gene yeşertelim vadileri der gibiydi…

Başımı salladım, artık yalnız değilsin dedim. Tüm yapılanlara rağmen umutluydu yarınlardan. Söz verdim bende Çoruh’a hep yanında olacağım dedim. Kalemimle, objektifimle, kararlı kişiliğimle, bütün olanaklarımla…

Daha sonra yapılacak Çoruh belgesellerinde, Çoruh artık durgun akacak yerine, Çoruh hep coşkulu akacak şiarının kullanılmasını dileyerek ve Çoruh’la ilgili tüm belgesellerde görev almak özlemimi belirterek selamlıyorum Çoruh’u ve sevenlerini…

 

Metin: Şükrü Turgay Demiröz, fotoğraf: İsmail Şahinbaş

20.01.2011