Tarihi ‘Dürtmek’ ve Doğan Kuban’ın Yazısı

Tarihi ‘Dürtmek’ ve Doğan Kuban’ın Yazısı

Geçen yaz bir dostumun taziyesi nedeniyle, Trabzon’un Beşikdüzü ilçesi Oğuz Beldesi’nde bir araya geldik. Herkes üzgün, yaşanan acı kaybı unutturmak istercesine başka konulardan söz açılıyor. Bir ara masanın üzerinde duran kitap konuşuldu. İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü profesörlerinden Feridun Emecen’in yeni basılan (Şubat 2010) ‘Ağasar Vadisi Şalpazarı Beşikdüzü’ adlı kitabı.

Ağasar vadisi Trabzon’un kıyı ilçesi Beşikdüzü’nden Karadeniz’e dökülen Ağasar deresi boyunca uzanıyor. Bu derin vadide ve çevresinde çok sayıda köy yer alıyor. Oğuz Beldesi de bu vadinin batısında, Trabzon ile Giresun il sınırında bir sırt üzerindedir. F. Emecen, kitabında Osmanlı vergi kayıtları üzerinden bölgedeki köylerin 600 yıllık geçmişini inceliyor.

Sohbet ederken söz bir ara eski mezar taşlarına geldi. Eskiden yakın çevredeki köylerin cenazeleri de merkez köy olan şimdiki Oğuz Beldesi’ne (eski adı Türkelli köyü) getirilirmiş. Köyün ortasındaki büyük mezarlıkta sarıklı ve Arapça yazıtlı çok sayıda mezar taşı varmış. Bir grup eski mezar taşı, 1912 yılında köyün eski camisi inşa edilirken temelinde kullanılmış. Diğer bir grup eski mezar taşı ise 1940’lı yıllarda mezarlığın kenarında eski okul inşa edilirken sökülüp bir kenara yığılmış. Daha sonra bir öğretmen bunları okulun bodrumuna kaldırmış. Bugün ise bu mezar taşlarına ne olduğunu kimse bilmiyor.

Yöre tarihiyle ilgili yazılarımdan birine komşu köy Resullu’dan biri haklı bir yorum yazmış ve “Köylerimiz o kadar eskiyse eski mezarlarımız nerede?” diye sormuştu. Yukarıda anlatılanlar herhalde bu sorunun yanıtını veriyor. Eski mezarları, aynen bugün dedelerimizden kalan evleri yıkıp yerine beton evler yaptığımız gibi ortadan kaldırmışız. Sadece mezarlarla evleri mi? Köprüler, çeşmeler, kürünler, tekirler, çötenler, fırınlar, yollar… Eskiden kalan ne varsa atalarımızdan öç alır gibi yıkıp yok etmişiz.

Beldedeki bazı kalıntılar ve sözlü gelenekte anlatılanlar, Türkelli’nin aşağı kesimlerinde eskiden bir Hıristiyan nüfusun yaşadığına işaret ediyor. Zamanında köy meydanında hep birlikte horan tepilip ortada kurulan kazandan kepçelerle şarap içilirmiş. Ayrıca Doğu Karadeniz bölgesinin tarihi, zamanla dağlardan inen göçer Türkmenlerin başlangıçta Hıristiyan köyleriyle yan yana yaşamış olduklarını gösteriyor.

Oğuz Beldesi’ndeki Belediye Lokali’nde, masa çevresinde konuşulanlar böyle uzayıp giderken birileri ‘oraları fazla dürtmeyin!’ diye tepki gösterdi. Ortalıkta soyumuzun mezarları dümdüz edilmiş, mezar taşları kaybolmuş, adları bile zor anımsanır halde… Bunlardan söz etmeyi bile istemiyoruz, ‘Dürtmeyin!’ diyoruz.

Cumhuriyet Bilim Teknik’deki yazısında Doğan Kuban bu işleri biraz ‘dürtmüş’: Türklerin Simbiyotik Tarihi (Sayı: 1252, sayfa: 2, 18 Mart 2011).

Yazıda, farklı kültür ve inançlardan gelen köyler arasındaki birlikte yaşamın yararlı ortaklığından söz ediliyor. Anlaşılan son bin yıl içinde Anadolu’nun her yerinde böyle süreçler yaşanmış. Osmanlı geleneği de zaten böyle bir ortak yaşam biçimi üzerine oturuyor. Bu durumu ve detaylarını bilip araştırmanın bugünkü Türk toplumunun olanak ve yeteneklerimizi tanımak bakımından büyük yararları vardır.

İnsanı yaşadığı yere kendisine ait olduğunu düşündüğü toprağı bağlar. Bu konuda çelişik duygular da taşımıyor değiliz. Bir yandan bizim olan bir tek çakıl taşını bile kimseye vermeyeceğimize ant içiyoruz, diğer yandan atadan dededen kalma ne varsa yok ediyoruz. Artık geçmişe sahip çıkma, saygı gösterme ve koruma adına herhangi bir duygu kırıntısı taşımıyor gibiyiz. Tam aksine açgözlülük, vandalizm, başkalarının hakkını gasp etme, eldekini satıp günü kurtarma duygularımız ön plana çıkıyor. Bunlar herhalde sağlıklı duygular olmasa gerektir.

D. Kuban yazısında, simbiyotik (birlikte yaşamın yararlı ortaklığı) yaşamın Anadolu yerleşme tarihinin temel mekanizması olduğunu yazıyor. Osmanlı kaynaklarında fethedilen köy, kasaba ve kentlerde, öldürülen ve esir alınan yerli erkeklerin ailelerinin mallarıyla birlikte savaşa katılan gazilere verildiği belirtiliyor. Selçuklu döneminden itibaren Anadolu kentlerinde Türkmen baba ve Hıristiyan anadan olan ahalinin oldukça büyük bir grup oluşturduğu biliniyor. Buna Osmanlının devşirme sistemini de eklemelidir. Tüm bu unsurlara imparatorluğun diğer yerlerinden gelen halklar da eklenirse Osmanlı toplumunun yapısı hakkında bir fikir oluşur.

Bunları ‘dürtmeden’ Osmanlı tarihini ve bugünkü Türk toplumunu anlamanın olanağı yoktur.

Fotoğraf: İsmail Şahinbaş

Bir cevap yazın