Nerelisin?

Nerelisin?

Karadenizlinin biri Londra’nın parklarından birinde bir sıraya oturmuş gazetesini okuyormuş. Parktan geçen diğer bir Karadenizli bir hemşerisini görmenin heyecanıyla hemen yanına koşmuş.

– Hemşerum, nerelisun?

Diye sormuş. Oturan şöyle bir adamın yüzüne bakmış. Sonra kayıtsız diğer yana dönüp gazetesini okumayı sürdürmüş. Diğeri:

– Hemşerum nerelisun? De bağ. Haburada yillardur bir hemşerumun yüzüne hasretum.

Diğeri biraz da sinirli yine bakmış adamın yüzüne, bir şey demeden yine gazetesine dönmüş.

Öteki ısrarlı.

– Yav neden söylemeysun? Nerelisun daa?

Adam gazeteden kaldırdığı dik bakışlarıyla şöyle demiş:

– İncilizum.

* * *

Kaşgarlı ünlü sözlüğünde Türklerde boy konusunu anlatırken verdiği örnekte şöyle yazıyor: Birbirini tanımayan iki kişi karşılaştıklarında önce selamlaşırlar. Sonra biri diğerine “Boy kim?” diye sorar. Bu “Hangi boydansın?” demektir. Karşılığında hangi boydan geliniyorsa onun adı söylenir (Kaşgarlı Divan III. 141).

Bu günümüzde “Nerelisin?” sorusuna dönüşmüş. Kentleşen ve sosyal ilişkileri parasal ilişkilere indirgenen toplumlarda bu sorunun bir anlamı kalmamıştır. Çünkü insan herhangi bir ‘boy’a ait olma duygusunu kaybetmiş, farklı aidiyetlikler kurgulamaya başlamıştır: Fenerbahçe’yi tutanlar, kanarya sevenler, çevreciler, bizim partililer, Galatasaray Liseliler, onlar, bunlar, şunlar vb.

Kent kültürünün tehlikeli yanlarından biri de bizi tarihsel köklerimizden koparma potansiyelidir. Kentli artık kendi geçmişini merak etmeyebilir. Yaşamında o kadar çok halledilmesi gereken sorun vardır ki, geçmişle uğraşacak hali kalmaz. Kırsal yaşamın rutinleri artık terk edilir, ilk başlarda eskiye bir özlem ve buna bağlı anılar varken, sonraki nesillerde böyle düşünme biçimi de kaybolur ortadan.

* * *

“Nerelisin?” sorusu bir sosyal iletişim biçimidir. Bu “Boy kim?” sorusudur aslında. Bir de bunun üst kimliği vardır: Budun kim?

Yani, hangi ulustansın?

Kaşgarlı böyle bir sorudan söz etmediğine göre, ulusal aidiyet belki Türklerde bir tartışma konusu değildir. Belki kimin hangi ulustan olduğu önemli de değildir. Zira herkes bir boy’un üyesi olmalıdır. Çünkü herkes zaten Türk’tür.

Bugün ‘Türkî’ diye tanımladığımız Asyalı toplumlar, Sovyet zamanından kalan alışkanlıkla kendilerini ülkelerinin adıyla tanımlıyor: Azerî, Kazak, Kırgız, Uygur, Özbek vb. Son iki yüzyılın politik yaklaşımları onlara artık yeni birer ‘boy’ elbisesi giydirmiştir. Oysa hepsi aynı ulusun birer parçasıdır. Zaten bir ulus çok parçalı bir bütündür aslında.

* * *

Fransız Devrimi’nin de etkisiyle başlayan, önce özgürleşme ve ardından ayrışma sürecinde Türkiye Cumhuriyeti’nin ayrı bir yeri bulunuyor. Bu ülkenin halkı kendine Osmanlı diyen Ortaçağ’ın yeni ortaya çıkmış bir üst kimliğinin kalıntısıdır. Bu yapı öylesine büyümüştür ki, Eski Dünya’nın en dinamik yeri olan Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’de birkaç yüzyıl boyunca etkili olmuştur. Dinin yönlendirdiği toplumlar 19. yüzyılda etnik kimliklerini keşfetmeye başlayınca dünya da değişmeye başlamış, sonunda Osmanlı 20. yüzyılın başında parçalanıp yok edilmiştir. Çünkü büyük uluslar bölünüp sömürgeleştirilmelidir.

Yok edilen Osmanlı üst kimliğinin içinden yepyeni bir kimlik çıkabilmiş değildir. Çıksaydı bölünmeye eğilimli 20. yüzyılda başarılı olması da şüpheli idi. Anadolu’da yeni ortaya çıkan devletin temeli, halkının büyük bölümünün zaten ait olduğu ‘Türk’ kimliği üzerine kurulmuştur. Üstelik bu kavram hem toplumsal bilinç hem de ülke adı haline getirilmiştir. Bu aslında bir geriye bakış ve geleceği buna göre kurgulama reaksiyonudur. Böylece Eski ve Yeni Dünya’nın çok çeşitli boylardan gelen halklarıyla da bir buluşma düzlemi yaratılmıştır.

Bu yapılanma tüm dünyayı sömürmek ve kontrol altında tutmak isteyen çevreler için tehlikeli görülmüştür. Zira söz konusu halkların kültürel özellikleri yıllar boyunca onlar tarafından kayıt altına alınmaktadır. Bu bilgiler hemen önlemler almayı da kolaylaştırır. Yoksa gelecekte bu yapının güçleneceği ve başa dert olacağı kesindir.

* * *

Nitekim bugün aldıkları önlemlerin nasıl bir baskı yarattığı görülüyor. Bizim Karadenizli sonunda Londra’ya göç etmek zorunda kalmıştır. Yine de, artık post olan modern çağın zorlamaları peşini bırakmaz. Eski sömürge imparatorluğunun merkezinde bir parkta oturmuş gazetesini okumaktadır. İçi rahat bir sıkıntıyla ‘İnciluz’ olsa da, dış kabuğu Karadenizli kalmıştır.

29 Mayıs 2011

 

 

Bir cevap yazın