Kadim Dostun Hikâyesi

Kadim Dostun Hikâyesi

likya-3

Hikâyemiz 160 milyon yıldır süren yaşam döngüsünün hikâyesi. Düşünsenize 160 milyon yılda dünyamızda neler neler olmuştur. Bilim insanlarının teorilerine kulak verirsek ki vermeliyiz, dünyamız 160 milyon yılda o denli büyük değişimler yaşamış ki, insan algısı fazlasıyla zorlanabilir. Ve bu değişimler öylesine yıkıcı olmuş ki, muhtemelen o dönemlerde var olsaydık varlığımızı koruyabilmemiz mümkün olamazdı.

Bütün yaşam formlarının değiştiği bu süreçlerinin hiçbirinde, biz, yani insanoğlu ya da atalarımız, dostumuzla birlikte değilmişiz. Bilim insanlarının teorilerine göre ilk insanların varlıklarının başlangıcı 2 – 3 milyon yıl öncesi olarak tarihlendiriliyor. Oysaki anlatısında dans ettiğimiz dostlarımız, bütün yıkıcı değişimlere bir biçimde dayanmış, değişim sonrası geçiş dönemlerinde tüm zorluklara göğüs germiş ve varlığını günümüze değin sürdürebilmiş. Dinazorlar devri ben ve ceddim için bilim kurgu hikâyesi iken, dostlarımızın ceddi bizzat içindeymiş hikâyenin, o hikâyenin oyuncusu olup günümüze değin nefesini sürdürebilen birkaç ırktan biri olmayı başarmış. Tam 100 milyon yıl hikâyede dinazorlarla birlikteymiş dostlarımız. Ta ki 65 milyon önce devasa bir göktaşının Meksika Körfezi’ne düşmesiyle birlikte oluşan yıkıcı döneme değin. Öylesine yıkıcı bir süreçmiş ki, nükleer mevsimler yaşanmış ve neredeyse tüm yaşam formları yok olmuş bu süreçte. Her şeyin yenden başlayacağı dönemde yine varmış dostlarımız. Bu süreçte bizsiz geçirdikleri 63 milyon yılın sonunda, nihayet gezegenimiz için yeni ırklardan biri, biz, insanoğlu belirmiş. İnsanoğlunun sanayi devrimi diye adlandırdığı döneme değin birlikte yaptıkları zaman yolculuğu kendi ahenginde sürüp gitmiş…

Dostlarımızın yaşam alanı, Cevat Şakir’in, namı değer Balıkçı’nın anlatımıyla, altıncı kıta yani Akdeniz olmuş her daim. Pek sevmiş yurdunu, o yurt ki, milyonlarca yıl süren yaşam zaman yolculuğunda hep yurdu olmuş ve yurdu kalmış, kucak açmış dostlarımıza büyülü sularıyla, yumuşak dokunuşlu kumsallarıyla. Tıpkı insanoğlu gibi pek sevmiş bol ışıklı diyar Akdeniz’i. Bizden farklı olarak yeni maceraları atılmadan gezgin ruhunu Akdeniz renkleriyle sınırlamış yaşam zaman yolculuğu boyunca. Son elli yıla değin birlikte yolculuğumuz pek sorunlu da geçmemiş hani. Kısmen de olsa hikâyelerimize sızmış. Lakin sanayi devrimiyle birlikte etkileşimimiz pek de şık olmamış, tıpkı diğer bütün yaşam formlarıyla olduğu gibi…

Altınız kıtada, Akdeniz’de 160 milyon yıldır yaşayan Caretta Caretta’lar, Akdeniz’in yerlisinin de yerlisidir. Tam da bir Akdeniz gezginidir dostlarımız. Yaşamına karada başlıyor olsa da, neredeyse tüm hayatını Akdeniz’in büyülü sularında sürdürür. İlkbahar ve yaz dönemini, daha çok da üremek için Türkiye, Yunanistan Kıbrıs çizgisinde geçirirken, güz ve kış döneminde Libya, İtalya, İspanya sularında gezinir beslenmek için. Özellikle bizim kıyılarımız nesillerini sürdürebilmeleri için yaşamsal bir önem taşımaktadır. Eğer teknelerin zulmünden kurtulup, en sevdikleri yemek denizanası sanıp naylon poşet yutup zehirlenmemişlerse başarırlar kıyılarımıza ulaşmayı. İnsan faktörleri dışındaki doğal faktörleri de geride bırakıp 25 yıl hayatta kalmayı başarabilmişlerse eğer, üreme dönemine erişmişler demektir ki bu mucize kabili bir olay sayılabilir. Yeni nesiller umuduyla yuvalarını yapma telaşıyla çıktıklarında kumsallarımız, bedenleri gelecek yüklü olur. Her yuvaya 100 civarında yumurta bırakırlar, yılda 8 yuvaya kadar işlem tekrarlanır, yani erişkin bir dişi yılda 800’e yakın yumurta bırakmış olur. Lakin her bin yumurtadan 2’si 25 yıl yaşama şansına, yani ergenlik dönemine ulaşma şansına sahiptir ki, buda neredeyse her yetişkine 1 erişkin gibi düşünülebilir. Tabi bu rakamlar doğal yaşam döngülerinin hâkim olduğu sürecin rakamları. İşin içinde sanayi devrimi sonrası insan faktörü girince görüntü çok daha karanlıklaşıyor kuşkusuz.

Caretta Caretta’ların yaşayan yetişkin dişi bireylerin % 50’sinden fazlası üreme döneminde yuva yapmak için Türkiye kumsallarına gitmek için kodlanmış genlere sahip. Kumsallarımızda en iyi ihtimalle 2 bin yuva tespit edilebiliyor. Bunun anlamı da sadece 500 ergin dişinin ülkemize ulaşabildiği. En iyimser ihtimalle ‘Altıncı Kıta Akdeniz’de yani evrenimizdeki yetişkin sayısı bin. Varlıklarının devamı için bu sayı doğal seyirde bile tehlikeli iken, son elli yıldır yüzleştikleri insan etkisini düşünün. Özellikle yuvaları olan kumsallar, bizim turizm kataloglarımızda anlata anlata bitiremediğimiz kumsallarımız olunca ki; bunların başında İztuzu, Ekincik, Sarıgerme, Belek, Adrasan gibi dünyaca ünlü kumsallarımız var, insan etkisinden uzak kalabilmelerinin ne denli zor olacağını tahmin etmek güç olmasa gerek. Ne talihtir ki dostlarımızın yavrularının yumurtalarından çıktığı aylar Haziran – Temmuz ve Ağustos ayları, tam da turizmin en cafcaflı dönemi. Yumurtalarından çıkan minik dostlar yıldızların ışıklarını kılavuz alarak denize doğru hareket etme güdüsüne sahipler. Oysa insan elinin kasıp kavurduğu bu kumsallarda yıldızların ışıklarına takılı kalmak ne mümkün. Bizim yapay ışıklarımız minik dostlarımızın deniz yerine kısa yoldan ölüme yönelmelerine neden oluyor. Zaten doğal seyrinde denize ulaşmaları, hadi ulaştı diyelim, büyüyüp saçılmaları mucize kabilinde iken, yumurtadan çıkan bin yavrudan sadece 2’si erişkinliğe ulaşabiliyor iken, değen insan eliyle hallerini varın siz düşünün. Yani sözün özü; o anlata anlata doyamadığımız sanayi devrimimiz sonrası acaba kaç dostumuz 25 yaşına varabilmiş ve üreme olgunluğuyla içgüdülerinin seyrinde kumsallarımıza varabilmiştir? Beşli de hiç. Tabi biz müdahale etmekten vazgeçmezsek!..

Bazı türleri hayvanat bahçelerinden esaret altında bir biçimde koruyabilir ve yeni nesillere nefes alabilir halde ulaştırabiliriz belki. Lakin bu dost için aynı şeyi yapabilmek pek mümkün gözükmüyor. Umudumuz bu kadim dostlarımızın fotoğraf kareleri olarak geleceğe kalmaması.

Son bir notla dostun hikâyesini noktalayalım. Ülkemizin en önemli yumurtlama alanı olan İztuzu kum okunun yapı iznini engelleyen yürütmeyi durdurma kararı kaldırılmış!

Göktürk Günal

 

Bir cevap yazın