İstanbul’un Yok Olan Doğası!

İstanbul’un Yok Olan Doğası!

Eskiler, Belgrat Ormanları’nın Beşiktaş’tan başladığını söyler. Bunu, yakın döneme ait kaynak kitaplardan da okuyabilirsiniz. Bugün ise, sadece 20 km2’lik bir alana sıkışıp kalmış bulunan Belgrat Ormanları’nın da nasıl yok edileceğine dair planlamalar yapılıyor, adımlar atılıyor!

90’lı yaşlara doğru vefat eden babaannemin anlattıklarına göre, Beşiktaş ve Ortaköy’ün içlerine doğru yürüyüp, henüz yamaçlara yaklaşmadan, koyu gölgelikli ulu ağaçlardan oluşan ormanlar ve suyu içilen dereler, yemyeşil dere boyları karşılıyormuş İstanbulluları. Bu hatıralar, 70 sene öncesine yani 1940’lı yıllara ait! Ortaçağ’dan değil, henüz yaşadığımız, olaylarına şahit olduğumuz yüzyılın ortalarından bahsediyorum…

Hatta çok daha yakın zamanlara kadar, Boğaziçi derelerinin, vadi şeklinde içerilere, yamaçlara sokulduğu tüm bölgelerde bostanlar boy gösterirmiş. Dere boyu da denilen bu bölgelerde, marul, mısır, salatalık ve domates gibi yaz ve kış sebzeleri, çeşit çeşit meyveler yetiştirilirmiş. Sandallarla, sahil boyu sebze meyve satılır, Arnavutköy’ün çileği, Çengelköy’ün salatalığı, Yedikule’nin marulu, İstanbul’un meşhur sakız kabağı, İstanbullulara tarifsiz bir damak keyfi sunarmış.

Görüyorsunuz, ‘miş’li, ‘mış’lı anlatıyor, sanki bir efsaneden, hayal ürünü bir masaldan bahsediyorum. Oysa yakın zamanlara kadar bu saydığım yerler ve bitkiler, İstanbul halkının yaşamının bir parçasıydı…

Yüzyılın biraz ötelerine dönersek, ormanlar içerisinde yer alan bir İstanbul’dan bahsetmemiz gerekir; Boğaziçi’ni, Boğaziçi köylerini, bostanları, çayırları, mesire yerlerini çepeçevre kuşatan ormanlar içerisinde yer alan güzel, yemyeşil bir şehirden…

30 yaş altının ve son jenerasyonun, Kuşdili Çayırı’nı, Göksu Çayırı’nı, Baruthane Çayırı’nı, Küçüksu Çayırı’nı, Haydarpaşa Çayırı, Moda Çayırı, Yoğurtçu Çayırı ve Çırpıcı Çayırı’nı hatırlayabileceklerini sanmıyorum. Bu çayırlar ve adını saymadığım diğer çayırlar daha doğrusu bitki yaşam alanları, zaman içerisinde teker teker yok edildi, yok edilmeyenler küçültüldü, doğal özelliklerinden uzaklaştırıldı, kimi küçük bir parkın içerisine, kimi bir sitenin aralığına hapsedildi.

Elbette tek yok edilen, iki sözcükten oluşan çayırlar değildi. Bu doğal ortamlarda yaşayan flora (bitkiler) ve fauna (hayvanlar), bu habitatın üzerinde yer alan mavi gökyüzü, çayır boyu akan küçük derecikler, yemyeşil çimenlerin arasında bir hayal gibi beliren küçük su gözeleri de yok edilmiş oldu.

Bu yok ediliş süreci hala devam ediyor dersem elbette şaşırmayacaksınız. Çok basit bir şey söylemek istiyorum. Her baharda, İstanbul’un tüm çevre yollarının sağlı sollu yapay yeşilliklerini, kıyıda köşede unutulmuş küçük yeşil arsalarını, ismini aklınıza bile getiremeyeceğiniz yüzlerce çeşit kır çiçeği sarar ve birkaç haftalığına doğa, renk ve görüntü şöleni sunar. Gelincikler, papatyalar, menekşeler, İstanbul çiğdemleri, hindibalar belki hatırlayabileceklerinizden bazılarıdır.

Sonra ne olur biliyor musunuz? Yerel yönetimlerin ilgili birimlerinden bir emir gelir ve elde tırpan, motorlu bıçkı aletleri yüzlerce görevli harıl harıl çalışır, çiçekleri keser, biçer ve bu görsel şölene son verir! Oysa 15 – 20 gün sonra kesseler, zaten boyunlarını bükecek bu çiçekler. Ancak, park ve bahçeler müdürleri, işlerini sevmediği, bilmediği, doğayı sevmek, çevreye bu güzelliği sunmak gibi bir kaygı ve görevleri olmadığı için, bunu yapmazlar ve derhal emirlerini verirler; çiçekleri kesin atın!

Bırakın, şehir stresiyle boğulan, trafikle boğuşan yurdum insanı o güzelliklere baksın, yavaşlayan trafikte hem gözünü, hem gönlünü, hem ruhunu şenlendirsin, stresini atsın değil mi! Yok, olmaz!

Bir başka örnek de Beylikdüzü’nden vermek isterim. Her Nisan ayında, boş arsalardaki yeşilliklerde, bembeyaz İstanbul çiğdemlerinin açtığını biliyor musunuz? Sanmıyorum. Geçtiğimiz Nisan ayında bunu fark eden eşim, çiğdemleri fotoğraflamak istedi. O sırada yağmur olduğu için, elbette fotoğraf çekemedi. Sonra 3 – 4 gün sürecek kısa bir şehir dışı yolculuğuna çıkıp geri döndü ve elde fotoğraf makinesi, çayırlara koştu.

Sonrasını tahmin ediyorsunuzdur tabii; bunun ne olduğunun bile farkında olmayan belediye görevlileri, gelen emirle tüm çiğdemleri biçip atmıştı! Üstelik bunu yapanlar, doğayı, çevreyi, ağacı, çiçeği koruması, sevmesi gereken, bir ağaç kesilse, bir çiçek kopartılsa; ‘benim ağacımı hangi densiz kesiyor’ diye, elinin altındaki kamu gücüyle, yasalarla, yönetmeliklerle esip gürlemesi gereken yetkililer, bürokratlar (!)

Elbette bu verdiğim örnekler, tüm ülkede, tüm beldelerde, siyasi parti ayrımı gözetmeden tüm yerel yönetimlerde yaşanan sıradan olaylar (!)

Bu, çiçekle böcekle, ağaçla yaprakla, florayla, faunayla, çevreyle, estetikle hiçbir işimizin olmadığının basit bir göstergesidir. Bu açıdan, doğal yok oluşa ve yok edişe asla şaşırmamak gerekiyor! Oysa sadece böcekleri ele alırsak, tarım ürünlerinin üçte birinin döllenmesini böcekler, gezegenimiz için hayati önemi olan 100 ana tarım ürününün yaşamasını, arılar sağlamakta.

İstanbul il toprakları üzerinde, 2.500 çeşit bitki türü yetişiyor ve bunun bir kısmı endemik (dünya üzerinde sadece bu bölgede yetişiyor). İstanbul’un Avrupa ve Anadolu’da kalan ormanlık alanlarının, sazlık ve bataklıklardan da oluşan sulak alanlarının giderek ve süratle yok oluşu, bu endemik bitkileri de yok olma riskiyle baş başa bırakıyor. Örneğin Kadıköy acı çiğdemi, İstanbul çiğdemi, Halkalı emzik otu, Kilyos yoncası, Boğaziçi kafes otu, İstanbul keteni, Ümraniye çiğdemi, İstanbul kekiği vb gibi 40 çeşit endemik bitki, kent içinden silinmek üzere.

Bakın, İstanbul’un hangi bitki ve çiçekleri, tarih kitaplarındaki tozlu sayfalarda yerlerini almak üzere; ‘Kayışdağı soğanı, Sahil asperulası, Pendik sarı otu, Bahçeşehir küresi, İstanbul keteni, Kilyos moru, İstanbul çiğdemi, Trakya minesi, Trakya karahindibası, Kıyı rokası, Kıyı kerevizi, Dikensiz peygamber çiçeği, Kadıköy acı çiğdemi, Yonca, İstanbul yılanyastığı, Çatalca peygamber çiçeği, Sahil sarmaşığı, Karadeniz salkımı, Kum incisi, Sahil sığırkuyruğu, İstanbul karahindibası, Kilyos yoncası, İstanbul nazendesi, Halkalı emzik otu, Yarımburgaz hardalı, Çok başlı köygöçüren, Kumul çivitotu, Riva sığırkuyruğu, İstanbul unlucası, Kilyos peygamber çiçeği, Narin acı çiğdem, Aydos peygamber çiçeği, İstanbul ballıbabası, Doğu razyası, Ümraniye çiğdemi, Beylikdüzü çiğdemi, İstanbul binbirdelikotu, Boğaziçi keteni, Trakya düğün çiçeği, Boğaziçi kafes otu ve İstanbul kekiği…’

Kent içinde bu bitkilerin barınabileceği herhangi bir yaşam alanı kalmadı dersem, abartmış olmam. Endemik bitkilerin, yüzyıllardır yaşadıkları topraklardan adeta sürgün edilip, kent dışına atılıyor olması, 2.500 bitki türünün geleceğiyle de ilgili ipuçları veriyor.

Verem olan hastalara, ‘temiz havasından ve iyi suyundan’ dolayı Altunizade’de yaşamasının tavsiye edildiği, Arnavutköy yamaçlarının çilek bahçeleriyle bezendiği, Kadıköy’den Bostancı’ya kadar uzanan hatta ‘Ankara Asfaltı’ ile deniz arasında kalan yerleşim alanında bulunan ve özellikle, ‘Bağdat Caddesi’nin iki tarafını çevreleyen asırlık binlerce çam ağacını, Caddebostan’ın Cadı Bostanı olduğu bostanlı günlerini, İstanbul’un barbunya fasulyesi ve kolsuz sakız kabağını, asma kabağının en çok İstanbul’da yetiştirildiği yılları hatırlayan var mı acaba?

Bunları, yaşları 70’in üzerindekilerin dahi tümüyle hatırlaması mümkün değil. Oysa bir kentin yakın tarihine sığacak kısa bir dönem, birçok değerin yok olup gitmesine yetip de artmış bile. Bizler de geride kalan son güzellikleri, doğal çevreyi, denizi, gökyüzünü, toprağı yağmalayıp, bitirme peşindeyiz!

Albert Einstein; ‘hayal gücü bilgiden önemlidir’ der. Bu sözcüklerden yola çıkar ve hayal gücümüzü birazcık zorlarsak, İstanbul’u doğal çevre adına pek de güzel günlerin beklemediğini tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek!

Çevre Misyonu Platformu (ÇEVREM), fotoğraf: İsmail Şahinbaş

 

Bir cevap yazın