İki Dağcı, Bir Filozof

İki Dağcı, Bir Filozof

Anadolu’nun kim bilir nice zamanlar nice seyyahlara geçit vermemiş, heybetiyle nam salmış, türkülere yakılmış, gündüz hayrına rüyalara yorulmuş ve kitabelere işlenmiş sarp doruklarından muteber bir dağının eteklerinde bir yerlerde, zamanında nice yörüğün göçer iken mesken eylemesiyle yerleşke haline gelen bir köyün şimdiki zamanlardaki bir kahvesinde o sarp dorukların bizlere geçit vermesi hayaliyle sıcak bir sobanın başında, kokusuyla geçmişe, uzaklara ve doğa sevdalısı yörüklerin yaşamları izinde hayallere daldıran çaylarımızı yudumlayarak tırmanış vaktini bekliyoruz yine… 

Böyle bir ortamda kimilerine göre şaşırtıcı olsa da, oysa tam da ortama yakışır biçimde olan ve içinde tarih, siyaset, biraz da felsefe kitaplarının sıkıştırıldığı, belki de nicedir el değmediğinden olsa gerek tozlara kaplanmış bir kitaplık gözlerimize ilişiyor. O kitapların birinin içinde geçen ve soluk satırlarla soluk sayfalara işlenmiş olan Eflatun’un iki bin yılı aşkın bir süre önce söylediği “Önemli olan hayatta en çok şeye sahip olmak değil, en az şeye ihtiyaç duymaktır” sözünü şimdi ne köy kahvesindeki ne de dışarıdaki pek kimseler bilmiyor. Tıpkı Eflatun’un o sözü söylediğinde, o sözün iki bin küsur yıl sonra da kitaplarda yer edeceğini ancak pek az kişi tarafından bilinip kavranabileceği ve aslında pek çok fikre hayat verebileceğini bilmediği gibi… Zira Eflatun’un bu sözü belki de geçmişten günümüze pek çok fikrin bilinçsel alt yapısını oluşturduğu ve karakterize ettiği gibi, bir bakımdan dağcılık felsefesinin de özünü oluşturuyor ve insan neden tırmanır sorusuna bir bakış açısı kazandırıyor…

Niye dağlara tırmanır insan? Neden aşılması zor gözüken sarp kayalara tırmanmayı, puslu ufukların ardına gizlenmiş, karlara bezenmiş zirvelere ulaşmayı ister? Neden kimilerinin delice bulduğu, oldukça mücadele gerektiren bu yaşam tarzından, kendini zorlu koşullarda bulundurmaktan haz duyar?

Belki de cevaplar tarihin puslu zamanlarından, Eflatun’un sözlerinden dökülüp günümüze erişiyor. Öyleyse şimdi bir de bu açıdan yola çıkarak arayalım cevapları…

Dağcılık sadece bir spor dalı değildir; eşsiz bir serüven, içsel bir yolculuk ve derin bir ruhsal keşiftir. Bize, bizi, bir iken biz olmayı, hırssız yaşamayı, paylaşmayı, istedikten sonra ‘az’ında yaşamaya ve mutluluğa kâfi olacağını ve tüm zorluklarına rağmen doğaya sevdalanmayı öğretir. Eflatun-i bir bakış açısıyla önemli olanın çok şeye sahip olarak ve savaşarak değil, az şeye ihtiyaç duyarak ve paylaşarak yaşamak olduğunun ve bu şekilde de hayatta kalınabileceğinin öğretisidir.

Her gerçek dağcı, gerçek bir dosttur da. Zira gerçek dağcı, bir diğer dağcının rakibi değil paydaşı ve yoldaşıdır. Bir dostun, erdemli bir insanın ne kadar değerli olduğunun belleklere kazındığı, paylaşmanın, birlik olmanın keşfedildiği bir yolculuktur dağcılık. Zira gerçek dağcının amacı zirveye önce ve tek varan kişi olmak değil, zirveye yoldaşıyla, dostuyla varmak ve nihayetinde bu yolculuğu sağlıklı olarak tamamlamaktır.

Bu yüzden dağcılık diğer pek çok spor dalından farklıdır. İki kişilik veya çok kişilik bir rekabet değildir, ölümüne fanatiklik değildir, saplantılı bir tutku değildir. Dağcılık bireysel olan ve bu bakımdan insanın kendisine ve nefsine karşı verdiği bir mücadeledir; ruhu terbiye etmenin, zorluklarla baş etmenin, doğanın tüm zorluklara rağmen efsunlu güzellikte olduğunun ve bu güzelliklerin ancak paylaşımla bir anlama sahip olabileceğinin keşfidir ve bu keşif uğruna verilebilecek mücadelenin bilincimizde yer etmesidir. Bu bakımdan ruhsal bir arınma ve yenilenmedir belki de… Doğaya karşı gelmeden ve doğayı düşman bellemeden, doğanın zorluklarıyla mücadele etmenin ve güzelliklerini keşfetmenin yolculuğudur. Deyim yerindeyse acıyı bal eylemenin, gül de diken değil, görmesini bilip de diken de gül görmeye çalışmanın çabasıdır.

Her gerçek dağcı, o en yüksek noktadaki sarp doruğa ulaşmayı başardığında ruhunun da en dibindeki noktasına, en mütevazı aşamasına erişmiştir. Zira bir dağın doruk noktası, dünyanın ve kâinatın muazzamlığı karşısında bir toz zerresi bile büyüklükte olmayan Âdemoğlu’nun benliğinin acizliğini anladığı, asla vazgeçemediği kibrinin son bulduğu, bitmek tükenmek bilmeyen tüketme ve yok etme hırsının aslında ne vahametlere mal olduğunu kavradığı mertebedir.

Ve her gerçek dağcı o sarp doruğa ulaşmayı başaramadığında da, asıl kazanımın sadece o doruğa varmakla değil, o doruğa varmak uğruna verilen mücadelenin ile elde edilebileceğini kavrar. Öyleyse gerçek bir dağcı zirve hırsının ancak bir yenilgi olacağının, önemli olanın zirveye varmak değil, zirvenin hayaline sahip olmak, o hayal uğrunda mücadeleci davranmak ve bunu yaparken de paylaşımı, birliği, beraberliği ve dostluğu kazanmak olduğunu kavramıştır.

Bu yüzden her gerçek dağcı mütevazı ve sessizdir çoğu zaman. Zira her bir dağ ve her bir sarp doruk yeni bir ruhsal yolculuktur ve her yeni yolculuk bir adım daha yakınlaştırır dünyanın hırslarından arınmaya…

Neden mi tırmanır insan? Bir kez de Eflatun’a sormalı ve onu dinlemeli… O günümüzde pek çoklarının kavrayamadığı doğa sevgisinin ve paylaşımın değerini uzak bir geçmişten günümüze fısıldıyor belki de…

Eflatun’a ve bir iken biz olabilmeyi başarabilen gerçek dağcılara…

Fotoğraf: İsmail Şahinbaş

Bir cevap yazın