Gargoyle

Gargoyle

Arnavut kaldırımı sokaklar vardır, taş duvarlar, uzun kuleler, kaleler, köşe başı mekânları… Bir Avrupa şehrinde geziyorsanız, attığınız her adım sizi biraz Ortaçağ’a götürür, biraz Rönesans’a biraz modern mimariye.

Göz hizanızdaki her ayrıntıyı pür dikkat incelerken, kilise çanlarının sesiyle irkilip, gayri ihtiyari başınızı biraz daha yukarıya çevirirsiniz ve aslında görmek isteyeceğiniz en ilginç eserlerin orada sizi beklediğini fark edersiniz.

Efsaneler meraklı mısınız bilmiyorum, benim için efsaneler gerçeğin ta kendisinden çok daha ilgi çekici olmuştur her zaman, nedenini bilmemekle birlikte belki çokça hayal gücü barındırmasıdır onları böylesine cazip hale getiren. Neredeyse her gün aynı döngü içinde hareket ettiğimizi düşünürsek, sıradanlığın dışına her kaçış ödül niteliğindedir belki de.

Sanırım eski insanlar da sıradan hayatlarının dışına kaçmak istemiş olacaklar ki pek çok efsanevi varlık yaratıp onlara çeşitli karakterler atamışlar, o karakterlerden en ilginci bana göre ‘Gargoyle’ler yani sözlük anlamıyla; çirkin yaratık şeklinde heykelcikler.

Aslında oluklarda biriken yağmur sularını tahliye etmek amacıyla yapılmış bu Gotik mimari eserlerin nasıl efsanevi bir yaratık halini aldığını kimse tam olarak bilmiyor. Fakat geçmişten günümüze süre gelen hikâyeleri belki de üzerine biraz daha farklı öğeler eklenerek, kulaktan kulağa oynar gibi gelecek nesillere aktarılmaya devam ediyor.

Bu efsanelerden en bilineni Andrew Davidson’un Zebani eserinde bahsettiği La Gargouile isimli ejderhaya ait. La Gargouile Fransa’nın Seine Nehri’ne çok yakın bir yerde yaşarmış.  Yeşil derisi, keskin pençeleri ve koca cüssesiyle aslında diğer ejderhalardan pek farkı yokmuş. Püskürttüğü ateş ve tek pençe darbesiyle koca ağaçları ikiye bölen gücü etrafa korku salmasına yetermiş. Ejderhanın yaşadığı yerin yakınlarında olan Rouen kasabası sakinleri ejderha onlara dokunmasın diye her yıl bir kişiyi ejderhaya kurban olarak sunarmış. Bu uzun yıllar böyle devam etmiş taa ki Romanus isimli bir rahip kente gelene dek. Rahip yeni geldiği bu yerde kendini ispatlamak ve kasabalıları misyonu gereği dine bağlı bir hale getirmek için kolları sıvamış ve ejderhadan kurtulma karşılığında kasabaya bir kilise yaptırılmasını ayrıca kasabadaki herkesin vaftiz edilmesini istediğini söylemiş. Çaresiz halk bu cazip teklifi kabul etmiş.

Bunun üzerine Romanus çantasına İncil, mum, çan ve haç alıp Seine Nehri’nin yolunu tutmuş. Ejderhanın mağarasının yakınına gelince önce mumu yakıp yere bırakmış, sonra İncil’i açmış, ejderha akşam yemeğinin geldiğini düşünerek yavaş adımlarla mağarasından çıkmış. Romanus ejderhayı görür görmez çanı çalmış ve İncil’den sözler okumaya başlamış. Bu ejderhanın çok komiğine gitmiş, burnundan dumanlar çıkararak gülmeye başlamış. O an alev püskürtemediğini fark etmiş, ciğerlerinde tarif edilemez bir acı hissetmiş ve nefesi kesilmiş. Rahibi yenmek için ileri doğru bir hamle yapmak istemiş fakat rahip bu defa da elindeki haçı ejderhaya doğrultup, İncil’den cümleler okumaya devam etmiş. Nihayetinde ejderha ne kadar çabalasa da rahibi yenemeyeceğini anlamış, olduğu yerde diz çökmüş rahip ejderhanın boynuna cübbesini bir tasma gibi geçirip haç ile sabitlemiş ve ejderhayı kasabaya götürmüş. Ejderhayı yok etmek için büyük bir ateş yakılmış ve ateşten etkilenmeyen başı ve boynu hariç tüm vücudu yanan ejderha acı içinde ölmüş.

Kasabalılar rahibe olan sözlerini tutmuşlar, görkemli bir kilise yapılmış ve La Gargouile’nin başı başka ejderhalar kasabaya yaklaşırlarsa sonlarının nasıl olacağını görmeleri için kilisenin en tepesine yerleştirilmiş. Böylece Gargoyle ve Kiemera heykelleri La Gargouile’dan ilham alınarak kilise / katedrallerin tepelerinde konumlandırılmaya devam etmiş.

Bir diğer efsaneye göreyse ‘Gargoyle’ler gündüzleri taşlaşan geceleri ise canlanan mitolojik varlıklardır.   

Batı limanı şehirlerinden birinde Ulutin rahibi katillerden kaçarken, sokakta gördüğü büyük bir heykele hayat vermiş ve heykel Gargoyle olmuş. Peşindeki adamları öldürüp rahibi kurtarmış, fakat bir sorun varmış, rahibin kaçış esnasında yaşadığı o korkulu ve kızgın ruh hali de canlandırdığı Gargoyle’e geçmiş. Gel zaman git zaman rahip Gargoyle’in (Plukoren) barındırdığı kötülüğü fark etmiş, onu öldürmek istese de buna içi elvermemiş, bir taş ustasıyla anlaşmış. Plukoren’in aksine meleğe benzeyen bir heykel yaptırmış. Maksadı Plukoren’in kötülüğü karşısında, melek yani Toren iyi olup Plukoren’nin yanlışlarını düzeltecekmiş. Fakat işler istediği gibi gitmemiş, rahibin ikinci bir heykel yaptırdığını öğrenen Plukoren rahibi öldürür ve Toren’i bulup birlikte ülkeye hükmetmeyi teklif eder. Toren bunu kabul etmez ve Plukoren’e durmasını söyler, bunun üzerine Plukoren kaçar, bir vampir lorduyla anlaşıp, dört bir yandan getirttikleri heykel ustalarına bir heykel ordusu yaptırır. Ordudaki heykellerin bazıları insana benzemektedir, bazıları da kocaman kanatlı şeytanlara, Plukoren canlandırdığı bu orduyla Batı limanına saldırıp önlerine çıkan herkesi öldürür. Toren, Plukoren’nin yaptıklarını düzeltmek için canlandırılmıştır ve Plukoren’nin yaptığı her kötülük gözleri önünde belirmektedir. Toren şehrin en büyük Ulutin rahibiyle görüşür ve ona hüküm gücü verir. Rahip Plukoren ve ordusunu durdurmak için bir büyü yapmalıdır. Büyünün çok büyük çapta olması gerektiğini düşündüğü için, güneşin üzerine yapar ve böylece tüm ‘Gargoyle’ler taşa dönüşür. Yalnız rahip güneşin batışını hesaba katmamıştır. Güneşin batmasıyla birlikte taşa dönüşen ‘Gargoyle’ler yeniden canlanır ve saldırıya geçer, halk direnir, gece atlatılır ve sabahın ilk ışıklarıyla taşa dönüşen tüm ‘Gargoyle’ler yok edilir. Sadece birkaç tanesi insan sahipleri tarafından saklanır ve korunur. İnsanlara yardım eden onların evlerine, samanlıklarına bağlanan, hırsızları ve kanunsuzları insanlardan uzak tutan Gargoyle efsanesi böylece başlamış olur.

Efsaneler ne der bilmiyorum ama eğer ‘Gargoyle’lar gerçekse Notre Damme yanarken onu koruyamadıkları için epey acı çekmiş olmalılar.

Ne demişler her hayalin bir gerçek payı vardır. Belki bir gün ‘Gargoyle’ler bize kendi hikâyesini anlatır. Kim bilir?

Metin ve fotoğraflar: Canan Yıldırım Sayak

Bir cevap yazın