Ah Afrika, Vah Afrika…

“Afrika” deyince aklınıza ne geliyor? Küçüklü, büyüklü, sayısız ülke, siyahlar ve siyahlık, yamyamlar, pigmeler, onurlu Masai Savaşçıları, kızıl ve turuncu kum tepeleri, aslanlar, pijamalı atlar;  yani zebralar, yaban öküzü sürüleri, ünlü fotoğrafçı “Kevin Carter’in ödüllü Sudan’da “açlıktan ölmekte olan ufak çocuğu sabırsızlıkla bekleyen akbaba fotoğrafı”, zarif zürafalar, ağaçları devirmiş fil sürüleri, kabile ve klanlar, masum bir yüz, iyi niyet, sıtma, kolera, tüm kara kıtaya hızla yayılan AIDS hastalığı, yuvarlak gri şapkası ile ünlü Afrika kaşifi Dr. Livingstone, ağzını açmış kurbanını bekleyen bir timsah, macera arayan batılı şımarık aristokratların, ayakları zavallı bir hayvanın üstünde Afrika av fotoğrafları, kesilmiş yüzlerce cesedin yattığı Ruanda ve Liberya’nın dar sokakları, sırtındaki bebek ve başındaki yükle su bulmaya giden çilekeş Afrika kadını, kalın gövdesi ve içerdiği su nedeniyle yanmayan şişe şeklindeki baobab ağaçları, dört ülkenin sınırını oluşturan derin bir vadiden akan Zambezi nehri,  avını kovalayan bir aslan, ardından artan leşi yemeğe hazırlanan sırtlan ve akbabalar,  iri siyah gözleri ve yuvarlak kulakları ile suyun içinde bize bakan sevimli bir su aygırı, sonsuz savanlar, kuraklık, coşku ve keder dolu Afrika ritimleri, düz siyah saçların titizlikle örüldüğü ufacık berber dükkanları, birkaç kuruş için turist gruplarına yarı çıplak gösteri yapan gururlu Zulular, iki hatta üç ülkenin paylaştığı dünyanın en geniş ve görkemli Şelalesi Viktorya, ünlü yazar ve acımasız avcı Ernest Hemingway’in romanı ile tanınan ve artık evrensel ısınma sonucu zirvesinde karları da eriyen Kilimanjero Dağı, çevresine hayat veren dünyanın en uzun nehri Nil, kahve, kakao, muz, kereste, yerfıstığı, çay, platin, elmas portakal ve kauçuk, dünyanın en derin madenleri olarak bilinen sıcak elmas ve altın ocakları, zombi etkisi ile boş boş bakan yaşlı bir kadın,  Katherine Hepburn ile Humpery Bogart’ı buluşturan “Queen of Africa” filmi ile ünlenen arkadan çarklı nehir gemileri, saz kaplı kulübeler, her derde deva büyücülük, sihirbazlık ve vudu ayinleri, doğanın beş büyüğü, aslan, leopar, fil, gergedan ve bufalo, açlık hissedince hamileliğini durdurabilen impalalar (geyik türü) daha neler neler var Afrika’nın gizemli coğrafyasında. Tüm renklerin ve kokuların coştuğu Afrika’da bir parlak gece bütün öğelerin üstüne örterek bitiyor.


 

Bir dönemin Amerikan Western filmleri gibi, bugünde Afrika Batı dünyasının ekrandaki son eğlencesi. Fillerin ayaklarına, timsahların ağızlarına, kuşların yuvalarına,  kaplanların inlerine yerleştirilmiş gizli kameralarla çekilen belgesellerle Afrika artık evlere taşınıyor. Bitki ve hayvan dünyasının sırları tek tek çözülüyor. Çünkü “Aç Afrika” batılı için “koca bir sirk”. Arada, güya “insanlık adına” çuvallar dolusu kullanma tarihi geçmiş “süttozu” ile “unun” gönderildiği geniş bir alana yayılmış bir sirk.


 

Beni hiçbir kıta “Afrika” kadar çekmiyor. Orada “renkler” başka, orada “gök” başka, orada “toprak” başka, orada “gülümseme” başka, orada “öfke” ile “nefret” başka, kısaca her şey farklı.


 

New York’taki ikiz kulelere yönelen meşhur saldırıda hayatını kaybedenler için yıllar sonra bile tören üzerine törenler yapılıp, ağıtlar yakılırken Afrika&#8〠浣〠瑰㸢ﱂﱴﱧ潤慬琿洿欠棢攠政汫ⱥ欠棢㬲6tContentID

￰tCategoryID 
￰ClassID￶￿㿿Priority217;da her gün açlıktan ölen binlerce çocuğu düşünen hiç yok.


 

Afrika sadece “seyirlik” çünkü ! 

Bir cevap yazın