Tünektepe’den Karatepe’ye

Ortak konuşacak o denli çok şeyimiz vardı ki, süre yetmedi, 21 gün bir gün gibi geçiverdi. Gidişlerindeki hüzün, gelişlerindeki sevinci gölgede bıraktı. Onlar gitti, sevgileri elimde, özlemleri gözlerimde kalakaldı. Her ayrılık gibi, dışımı yakan güneşi geçti içimin ateşi. Kalan söyleşilerimizi paketleyerek geleceğe gönderdik, seneye yazın açılmak üzere.

Dinlencenin son günü Antalya’ya tepeden bakarak noktalayalım dedik. Tünektepe’ye çıktık. Daha çıkarken bize yeşil saçlarını savuran çamlarla, pembe incilerini şıkırdatan ağaç çilekleri içimizi yıkayıverdi. Ağzımız kulaklarımızda tepeye ulaştık. Önce ne idüğü belirsiz Toprak bastı’ paralarını bayıldık. ‘Bu fişlerle içerde içecek alabilirsiniz’ diyerek bizi buyur ettiler.

Önce yukardan doyumsuz güzelliği izledik. Yeşille mavinin bu denli uyum içinde oluşuna, yukardan bakınca yemyeşil görünen Sarısu’ya, neden Yeşilsu denmediğine şaşarak, dalgaların köpüklü valsine yukardan tempo tutarak, olabildiğince bol oksijeni ciğerlerimize doldurarak gezintiyi sürdürdük. Dokuz yaşındaki Alkım’la yedi yaşındaki Ernesto’nun kanguru gibi hoplayıp zıplamaları da neşemizi arttırdı doğrusu. Çocuk olmadığımıza hayıflandık. Bir masanın çevresinde oturunca, bir de baktık ki, herkes kente arkasını dönmüş. Beton yığınını görmemek için, yüzünü yeşile çevirmiş. Yıldız bunu bize fark ettirince hepimiz birlikte bastık kahkahayı. Ağlanacak halimize gülmek, doyumsuz güzelliğin etkisi olsa gerek. İdris, içecekleri getirtti. Nasıl olsa fişlerimiz vardı, girerken ödemiştik. Ama iş öyle değilmiş fatura önümüze konunca gördük. Yine de ne bu aldatmaca, ne de oradaki uyumsuz ve kötü müzik neşemizi kaçıramadı.

Aşağıya doğru inerken çalan telefonumdaki bir dost sesiydi. Akşama doğru bizi Karatepe Köyü’nde ki evine yemeğe çağırıyordu. Bu güzellikten sonra ancak yemyeşil bir köy olan Karatepe’ye gidilirdi. Karatepe, bir Alevi köyü. Bana göre Aleviler Türkiye’nin yüz akı. Köyde hâlâ kapılar kilitlenmiyor. Köy saflığı ve temizliğini koruyor. Otobüsten inince (Bu arada nedense yalnızca bir otobüs ve hafta ortası saat başı, hafta sonu iki saatte bir gidiyor. Yani köyün ulaşım sorunu var) Dr. Morita Sokağı ile karşılaştık. Morita bir Japon adı. Yani yine yabancı hayranlığı kokusu duyuldu. Çünkü bizi çağıran dostlarım; Gülser ve Aydın Kayır’ın o köye katkıları daha fazla. Üstelik Gülser de Prof. Dr. Ama bir sokağı yok.

Gülserlerin portakal bahçesi içindeki kuş yuvası evlerinin önünde, içerden gelen Çaykovski müziği ile bahçeden gelen ağustos böceklerinin konserlerinin eşliğinde, dost sohbetinin büyüsüyle yenen yemeğin tadını anlatmaya sözcükler yeter mi hiç? Çoğu kez düşünürüm ‘Dostluklar olmasa yaşamın tadı mı olur?’ diye. Bütün türküler de ‘Dost dost’ demez mi? Yaz mevsiminin kızgın ütüsü sırtımızda dolaşırken, dostlarımızın yüzü serinletiverdi yüreğimizi.

Bir cevap yazın