Saklasak da mı Korusak, Kullansak da mı Korusak?

Ülkemizde 18 farklı koruma statüsüyle ilan edilmiş 11 binin üzerinde korunan alan bulunmaktadır. Statülerin çokluğuna rağmen bu alanların etkin bir şekilde korunduğunu söyleyemeyiz. Pek çok alan sahip olduğu ‘milli park, sulakalan, özel çevre koruma bölgesi’ gibi statülerine rağmen çok sayıda tehditle karşı karşıyadır. Bu alanlar içerisinde nispeten en iyi korunabilenleri Kara Avcılığı Kanunu’na dayanarak ilan edilen Yaban Hayatı Geliştirme Sahaları olabilir. Bu alanlar dahi son yıllarda hızla artan hidro-elektrik santralleri (HES), barajlar ve madencilik faaliyetleri gibi rant kaygısıyla olduğu apaçık sözde yatırımlar karşısında bir bir tahrip edilmektedir. Sınırlı kapasitesiyle bu alanları korumakla yükümlü Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü gibi devlet kurumları, sözde yatırımcılara karşı doğal mirasımızın yasal savunuculuğunu güç bela yapabilmektedirler.

Günümüzde Türkiye’de korunan alan yönetiminde ciddi sorunlar yaşanmaktadır: Bu sorunlardan ilki söz konusu alanların belirlenmesidir. Bu alanların biyosfer rezervi yaklaşımıyla yeniden belirlenmesi gerekmektedir. Diğer önemli sorun ise korunan alanların planlanması sürecinde yerel halkın görmezden gelinmesidir. Alanların planlama sürecinde sadece koruma işlevi ön planda tutulmaktadır. Çoğu zaman katılımcı planlama ve yönetim yaklaşımı göz ardı edilerek bölgenin koşulları, yöre halkının yaşam geleneği ve mülkiyet durumu gibi mahalli koşullar dikkate alınmamaktadır. Yerel halkın fikirlerine, ihtiyaçlarına ve taleplerine cevap vermeyen, bölge ve ülke koşullarından uzak merkeziyetçi planların uygulamaya konulmaktadır. Bu yaklaşımla korunan alan çevresinde yaşayan halk ve korunan alanlar arasında çatışmalar kaçınılmaz olur. Zihniyet artık değişmeye başlasa da yeni yönetim planları yapılan korunan alanlarda daha kat edecek upuzun bir yolumuz var.

1992 Rio Konferansı ile gündemimize giren sürdürülebilir gelişme kavramı tüm sektörlerin kendi iş kollarında sürdürülebilir faaliyetlerini gerçekleştirmesi gereğinin altını çizmektedir. Bu süreçle birlikte doğaya ve çevreye zarar vermeyen teknoloji, ekonomik büyüme ve gelişme arayışları, baskı gruplarının eylemleri sayesinde kamuoyu duyarlılığı artırılmıştır. Aynı duyarlılık turizmde de gerçekleşerek yaygın olan kitle turizminin yerini alabilecek arayışlar başlamıştır. Sürdürülebilir turizm gelişimi ekolojik olarak sürdürülebilir, etik ve sosyal açıdan adil olduğu kadar ekonomik açıdan uygulanabilir olmalıdır. Böylece sürdürülebilir turizm doğal, kültürel ve sosyal çevreyi birleştirir. Bu nedenle pek çok turistik bölgeyle özdeşleşen kırılgan doğal dengelere, özellikle doğal açıdan hassas alanlara saygılıdır.

Sürdürülebilir gelişme yaklaşımın doğa koruma alanındaki karşılığı olan biyosfer rezervi kavramı ‘biyolojik çeşitliliğin korunması, ekonomik kalkınma ve kültürel değerlerin devamlılığı arasındaki çatışmaların sürdürülebilir bir şekilde çözülmesine dönük temel bir yaklaşım’ olarak 1970 yılından bu yana gelişerek, korunan alanların planlanması ve yönetilmesinde örnek bir uygulama olarak artarak kabul görmekte ve yaygınlaşmaktadır. UNESCO MAB (İnsan ve Biyoküre) Programı Dünya Biyosfer Rezervleri Ağı ile hem doğa koruma hem de sürdürülebilir kalkınmayı teşvik etmek için model bölgeler oluşturulmasını teşvik etmektedir. Biyosfer rezervleri kavramı esas olarak ekoloji ile ekonomi, sosyoloji ve siyaset arasında bağlantı kurulmasını içerir ve insanları biyolojik çeşitliliğin korunmasına katılmaya teşvik eder. Öncelik doğal alanın korunmasında olmakla birlikte, turizm pek çok biyosfer rezervinde önemli bir ekonomik etkinliktir. Rezervler içerisindeki doğal ve kültürel kaynaklar üzerinde çok fazla etkisi vardır. Eğer bu etki sürdürülebilir bir şekilde yönetilirse turizm bu alanların ekonomik ve çevresel korunmasına faydalı olabilecek bir potansiyele sahiptir.
 

Biyosfer rezervinin amacı doğa koruma ve doğal kaynak kullanımı arasında uzlaşmayı teşvik etmektir. Bir biyosfer rezervi birbiriyle ilişkili üç farklı bölümden meydana gelir; mutlak koruma bölgesi, tampon bölge ve geçiş /gelişme bölgesi. Mutlak koruma bölgesinde bilimsel araştırmalar, izleme çalışmaları ve zorunlu haller dışındaki insan faaliyetlerine izin verilmez. Burada ekosistem doğal gelişimine bırakılır. Mutlak koruma bölgesinin çevresinde sınırları açıkça belirlenmiş tampon bölge yer alır. Bu bölgedeki faaliyetler doğa korumaya destek olmalı ve koruma amaçlarıyla çelişmemelidir. Geçiş/gelişme bölgesi, mutlak koruma ve tampon bölgelerinin dışarıya doğru uzantısı olup, tarım, yerleşim gibi geleneksel ve sürdürülebilir kullanım için ayrılmıştır.

Korunan bir alanın biyosfer rezervi olması önemli bir değişimi de beraberinde getirir. Örneğin, bu alanın planlanması ve bütün faaliyetlerin koordine edilmesi için yöre halkının, kamu kurumlarının, akademisyenlerin ve STK’ların katılımıyla bir komitenin oluşturulması gibi uygun yürütme mekanizmaların〠浣〠瑰㸢ﱂﱴﱧ潤慬琿洿欠棢攠政汫ⱥ欠棢㬲6tContentID

￰tCategoryID 
￰ClassID￶￿㿿Priority
￰Header￶￿㿿Spot￶￿㿿SpotImage ￶￿㿿SpotFlash geliştirilmesi gerekmektedir. Bu vesileyle yerel nüfus ve topluluklarla korunan alan arasında ortak akıl ve fikir birliği oluşturularak hayata geçirilmesi mümkün kılınabilir. Böyle bir yaklaşım azim, sabır ve yaratıcılık gerektirmektedir. Dış baskı grupları ve yerel halkın doğal ve kültürel değerlere olan politik, ekonomik ve sosyal baskıları ancak bu yolla azaltılabilir.

Türkiye’de korunan alanların yönetim planları sürecinde, alanların koruma bölgelerinin belirlenmesi yaklaşımı yaygın bir şekilde benimsenmeye başlandı. Biyosfer rezervi alanı olmamasına karşın Posof Yaban Hayatı Geliştirme Sahası, Küre Dağları Milli Parkı ve Kızılırmak Deltası bu alanlardan birkaçı. Ancak bu alanların yerel komiteler aracılığıyla yönetilmesi anlayışı birkaç alan dışında uygulama bulamıyor. Bu araçlar etkin bir şekilde uygulamaya geçtiğinde, hem alanları korumak hem de korunan alanların içinde veya çevresinde yaşayan halkın bu alanlarla ilişkisini düzenleyerek sürdürülebilir bir geleceğin nasıl daha iyi inşası konusunda yol almış olacağız.

Fotoğraf: İsmail Şahinbaş

Bir cevap yazın