Sahipsiz Kültür Mirasımız; Nemrud Dağ

Troya filmi vizyona girdikten sonra tüm medya konularını Troya’ya ayırmıştı; Biz ilk sayımıza Nemrud Dağ ile başladık. Bu iki ören yerimiz her söz konusu olduğunda, Azra Erhat ile olan bir anım iç burukluğuyla tazelenir. 1980’li yılların başıydı. Nemrud Dağ projesinin emektar başkanı ve doktora hocam Friedrich Karl Dörner’in 1981 yılında yayımlanan ‘Der Thron der Götter auf dem Nemrud Dağ’ başlıklı kitabının Türkçe’ye çevirisini Türk Tarih Kurumu adına Azra Hanım üstlenmişti.

Bende bu hususta kendisine yardımcı olacaktım. Nükseden hastalığının tedavisi için geldiği Almanya’da Münster Kenti’nde kendisiyle çeviri sorunlarını tartışma ve sohbet olanağı bulmuştum. Bana Troya ile ilgili bir anısını o zaman anlatmıştı. 1957’nin henüz başlarında, ‘İlyada’nın çevirisiyle uğraştığı sıralarda, Troya üzerine her bilgiyi toplamakla meşgul. Bugün olduğu gibi o günlerde de bazı romantik Anadolu – Türk milliyetçileri ‘TR’ harflerinin geçtiği her antik sözcüğü ‘T(ü)r(k)’ ile ilişkilendirmeyi huy edinmişler. Dolayısıyla TR – OIA ismini de böyle bir ilişkinin varlığı haliyle gündemde.

Derken Azra Hanım konuyu, danışmak ve fikrini almak üzere, Alman arkeolojisinin ‘Nestor’u diye bilinen ve Türkiye arkeolojisine de büyük emekleri geçmiş olan Kurt Bittel’e götürür. ‘Troia’ ile ‘Türk’ sözcükleri arasında gerçekten böyle bir ilişkinin söz konusu olup olamayacağını soracak olur; Bittel’den adeta kovarcasına “kitap okuyun kitap!” yanıtını alır. Bilgiyi bilimle, destanı tarihle, efsaneyi gerçekle karıştırıp harmanlayarak ve daha kötüsü çağımız politik komplekslerini kendilerine referans alarak ve Türk insanının yargı gücünü küçümseyerek tarih yorumu yapanların günahı böylece o gün için Azra Erhat’ın masum omuzlarına yıkılır.

Seneler sonra 1994 yılında kaleme aldığım ve ön planda Kurt Bittel’in iki makalesinin eleştirildiği ‘Alama[?]nia, nicht, Alamannia’ başlıklı makalemi ‘Azra Erhat’ın anısına’ ithaf etmem bu hazin hikâyeye dayanır. Çünkü kendisini ‘Alamannischen Stammesangehörigkeit’ (Alman etnik kökenine mensup) biri olarak tanımlayana Kurt Bittel de, etnik milliyetçilik konusunda en az bizimkiler kadar günahkârdı ve 1950’li yılların başında İznik’te Latince bir yazıt parçasında keşfettiğini zannettiği ‘Alamannia’ bulgusu kendi tabiriyle ‘eine Jugendsünde’ ‘bir gençlik günahı’ olmakla birlikte yaşamı boyunca vazgeçemeyeceği bir tutku olarak da kalacaktı.

Benzeri keşifler ve tutkular şimdilerde Troya üzerine yoğunlaşmakta ve yeni destanlar yazılmakta. Türk bilim insanlarının kültür mirasımız üzerine fikir beyan etmeleri elbet arzu edilen bir husustur. Ama bu fikirler demagojik ya da kendi işine geldiği şekilde olmamalıdır. Örneğin birileri kalkıp ‘Troya’nın bilimsel gerçeği’ni ararken anakronik bir yaklaşımla, Homeros’un efsanevi Yunanı Hektor’la başa baş Sarpedon’da ‘yüreği Anadolu’ya tutkulu’ adeta gerçek birer Türk İstiklal Savaşı kahramanı keşfederse; dahası, ‘toprağın özgürlüğü uğruna Troya’nın yanında tek vücut’ olmuş Anadolu halklarını adeta kefere komşumuz işgalci ‘Hellenistan’la karşı karşıya getirirse; bir diğeri ‘MÖ 2. binyılda… 300.000 m’lik’ bir Tunç Çağı Troya’sı iddia ederse, bir başkası da çıkar işi adeta inada bindirerek Anadolu’da aynı çağa ait ‘Troya’nın en aşağı on kat daha büyüğü’ merkezler keşfeder ve gün gelir yine o birileri ‘bilimsel gerçek’ peşinde ve Anadolu tutkusuyla her primitif toplumun ilk mimari deneyimi olan Megaron’un aslında bir cami olduğunu da önümüze tarihi bir olgu gibi koyabilir. Yayın organlarımızın seçici kurullarına da bu hususta elbette ciddi görevler düşmektedir. Örneğin Troya konusuna ayrılan Bilim ve Ütopya’da Ahmet Ünal’ın bir yazısına da yer verilebilirdi. Kanımca A. Ünal soruna çok daha geniş bir perspektiften bakabilmekte ve ‘Troya arkeolojisinin şu an işinde bulunduğu acıklı durumu’ tarihi objektiflikten taviz vermeden gözler önüne serebilmektedir.

Nemrud Dağ’da tahribat ve hırsızlık

Nemrud Dağ’a gelince; bir zamanlar ün ve şöhret yolunda hiçbir etik kural tanımayan, Dr. unvanını parayla satın alabilecek kadar gözü dönen Schliemann diye, zeki ama görgüsüz, tarihe meraklı ama onu tahrif ve tahrip edecek kadar hırslı ve hırsız bir harp zenginini Troya ören yerinde yaptığı tahribatın ve bulduğunu iddia edip yurtdışına kaçırdığı sahte ‘Priamos Hazineleri’nin bir benzeri eylem, 21. yüzyılda ‘insanlığın Kültür Mirası Listesi’ne alınmış fevkalade bir tarih hazinemizde, Nemrud Dağ Tümülüsü’ndeki Kral Mezar odasında, maalesef yinelenmek istenmektedir. İşin kötüsü, 2000 – 2002 yılları arasında tepede yapılanlara bakılırsa, tarihten yine ders almamışa benziyoruz.

Bilindiği üzere, Kommagene Kralı Antiokhos (İÖ yaklaşık 69 – 36 yılları), kendini ‘Tanrı Kral’ ilan ettikten sonra, 2.150 metre yükseklikteki bu dağın zirvesine kırma taşlardan yaptırdığı 55 metre yükseklikteki ve 200 metre çapındaki bir tümülüsün altına gömdürmüş ve tümülüsün batı ve doğu teraslarını taş bloklardan yontulan 7 – 8 metre boyutlarında dev cüsseli tanrı heykelleriyle donatmıştır.

Heykelleri oluşturan blokların her biri 7 – 8 ton ağırlığındadır. Böylesine inanılması zor bir işi gerçekleştiren Kral, kendi heykellerini de tanrıların safına yerleştirmiş ve kurduğu dinin ‘Kabe’sini ilan etmiştir. İS 4. yüzyılda yaşamış Kapadokyalı bir kilise babası (Nazianzlı Gregorios) Hıristiyan defineciler tarafından tahrip edilen bu anıtları ‘dünyanın 8. Harikası’ diye tanımlamış ve 20. yüzyılın son çeyreğinde de (1988 yılında) Nemrud Dağ eserleri ‘insanlığın Kültür Mirası Listesi’ne alınmıştır.

Nemrud Dağ eserleri iki bin yılı aşkın bir zamandır çetin doğa koşulları ve insan tahribi altında eski ihtişamının yüzde 60’ını kaybetmiş de olsa, bugün görenleri hâlâ hayrete düşürecek kadar etkileyici ve büyüleyicidir. Günümüzde süregelen tahribat genellikle kontrolsüz kitle turizminden ve bilinçsizce yapılan sözde bilimsel müdahalelerden kaynaklanmaktadır.

Restorasyon ile tarih tahrifatı arasındaki fark

1986 yılında Nemrud Dağ projesini hocam Prof. Dr. F.K. Dörner’den devralmış ve 1989 yılında Nemrud Dağ Tümülüsü ve eserleri üzerinde, o zamanlar görevli bulunduğum Köln Üniversitesi adına, Alman Bilim ve Teknoloji Bakanlığı’nın maddi desteği ile çoğunluğu Alman bilim insanlarından oluşan bir ekiple geniş çaplı bir araştırma başlatmıştım. Jeofizik ölçümler sonucunda Tümülüs’ün içyapısı, heykeller üzerinde yapılan filolojik ve arkeolojik gözlemler sonucunda ise eserlerin tarihi hakkında önemli bilimsel sonuçlara ulaşmıştım.

Ulaşılan bu sonuçları çeşitli bilimsel makalelerimde, popüler yazılarımda ve konferanslarımda bilim dünyasına ve kamuya; yazdığım sayısız raporlarla da Kültür Bakanlığı’na ve ona bağlı Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne duyurmuştum. Bu makale ve raporlarımda Nemrud Dağ’ın bugüne kadar bilim dünyasının gözünden kaçan bir gerçeğini ortaya koymuş ve şunu özellikle vurgulamıştım: ‘Kral Antiokhos, eserini tamamlayamadan ölmüştür. Doğu Terası’ndaki bizzat kendi heykelinin kafasını dahi tamamlayamamıştır. Ağız, kulak gibi organlar, külahındaki bezemeler işlenmeden bırakılmıştır. Bu baş hiçbir zaman heykel üzerine konmamış, heykeltıraşın işlediği yerde, yani heykel kaidesinin arkasında bırakılmıştır. Bunun gibi diğer tanrı figürlerinde de eksiklikler bulunmaktadır. Taht bloklarının arka yüzündeki uzun yazıtlarda geçen ve dini törenler kullanılacağı belirtilen birçok taş nesne ortada yoktur. Bu bakımdan, restorasyon amacıyla örneğin Antiokhos’un kafası heykel üzerine konursa, böyle bir eylemin ad ‘restorasyon’ değil ‘tarih tahrifatı olacaktır’ demiştim.

Bu bilimse saptamam uluslar arası bilim çevrelerinde de kabul görmüş ve defaatle atıfta bulunulmuştur. Hal böyle iken ve gerek eski Kültür Bakanı İstemihan Talay, gerekse o yılların Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürü Alpay Pasinli göreve yeni başladıkları günlerde, istekleri üzerine, konu hakkında özel olarak ve 11.04.2001 tarihinde Bakan Danışmanı Füsun Ersoy’un arzusu üzerine yazılı bir proje özeti ile tarafımdan bilgilendirildikleri halde, verdikleri restorasyon ve kazı izinleri çerçevesinde bugün gelinen nokta bu eşsiz kültür mirasımızın namına utandırıcı ve kaygı vericidir.

Bu durum, o tarihlerde Nemrud Dağ’ı ziyaret eden herkesin ortak kanaati olup 2002 Temmuz ayında gazetelerde Nemrud Dağ ile ilgili çıkan haberlere göz atılacak olursa açıkça da anlaşılır. Örneğin Cumhuriyette (20 – 25 Temmuz 2002 / arka sayfa olabilir) ‘Tanrı heykelleri vinçlerle kaldırıldı’ başlıklı bir haber: ‘Kültür Bakanlığı’nın izniyle, Amsterdam Üniversitesi Arkeoloji Merkezi’nin başkanlığında Uluslararası Nemrud Vakfı’nın koordinasyonunda, Türk Demokrasi Vakfı ve Dünya Anıtlar Fonu’nun desteği ile yürütülen çalışmalarda… Doğu Terası’nda bulunan tanrı kafaları, ENKA Holding’e ait 90 tonluk ve 40 metre uzanabilen özel vinci ile bir araya getirildi. Tahtların arkasında bulunan Kommagene ve Apollo, vinçle tanrılar galerisinin önündeki platforma indirildi’ denmekteydi. Yerinden kaldırılıp platforma konulan kafa ise aslında Apollon olmayıp Kral Antiokhos’un kafasıydı. Bu düzenlemeyi yapan arkeolog heyeti anlaşılan, hangi kafanın hangi tanrıya ait olduğunu bile bilmemekteydi.

Nemrud Dağ’ın teslim edildiği Maurice Crijns kimdir?

Peki, Nemrud Dağ’ın İstemihan Talay ve Alpay Pasinli tarafından teslim edildiği Maurice Crijns isimli bu Hollandalı koordinatör kimdir? M. Crijns gazete haberinde geçen uluslararası Nemrud Vakfı’nın kurucusu ve başkanıdır. Mesleği kâh muhasebeciliktir, kâh matematikçi ya da kendi tabirleriyle ‘architekt.’ Karısı öğretmen olup, Amsterdam’da yaşarlar. Nemrud Dağ’a ilgileri reenkarnasyon inançlarından (?) gelmektedir. Bu zat bir de ‘Kommagene. Das vergessene Königreich (Amstersam 1987)’ başlıklı bir kitapçık kaleme almıştır. Kitabın önsöz’ünde kendisi ve eşini şu cümlelerle tanıtmaktadır: ‘Bu kitap karımın ve benim hikayemizdir. Şunu iddia ediyoruz: Eşim ve ben Kommagene Çağı’nda yaşadık. Eşim (o devirde) Echnor isminde bir heykeltıraş idi, Samosata’da, yani bugünkü Samsat Köyü’nde, dünyaya gelmişti… Biz, Nemrud (Tümlüsü’ndeki) mezar odasının girişinin nerede olduğunu ve Samosata’daki kraliyet kitaplığının değerli elyazmalarıyla birlikte nerede bulunduğunu bildiğimize inanıyoruz. Bu birazını paylaşmak için bu rehber kitabı yazdık (Almancasından çeviri S.S.).’

Kitapçık, Antiokhos’un sözde heykeltıraşı Echnor’un 2.050 yıl önceki anılarıyla doldurulmuş. Crijns’ın iddiasına göre, bugünkü karısı 2.050 yıl önce heykeltıraş Echnor olarak Antiokhos’un ve tanrıların kafalarını yapma işini üstlenmiş (s.8). Mermer bir lahit içinde gömülü olan Antiokhos’un cesedi bugüne kadar bozulmadan kalmış (s.32); mezar odasına giden tünelin girişinin nerede olduğu kendileri tarafından biliniyormuş (s.32) vb. Crijns, bildiğini iddia ettiği ve sır olarak sakladığı bu girişi ortaya çıkarmak için yıllardan beri kazı izni almak için uygun bir fırsat beklemiştir.

Bugüne kadar ki denemeleri sonuç vermemişti. Çünkü kendisi ne arkeolog idi ne de Eski Çağ ile ilgili bir bilgi vardı. Şu halde Crijns amacım akademik unvanlı arkeolog bir ortak ile gerçekleştirmek zorundaydı. Bu amaçla 1984 yılında ilkin Nemrud Dağ projesinin o zamanki başkanı Dörner’e rastlamış fakat somut bir sonuç alamamıştı.

1994 yılında ise beni o zamanki ikametgâhım olan Münster Kenti’nde ziyaret ederek, ikna etmeye çalışmıştı. Bu ziyarete vesile şu idi: O tarihlerde Egraphica Anatolica isimli dergide, 1989 yılında başkanlığımda Nemrud Dağ Tümülüsü üzerinde yapılan jeofizik ölçümlerin sonuçlarını değerlendirmiş ve kral mezar odasının tümülüs altındaki yerli kaya içinde nerede olabileceğine ilişkin bir hipotez ortaya koymuştum. Crijns bu hipotezin tam doğruyu yansıtmadığını, kendisi ile işbirliği yaparsam, girişin tam yerini göstereceğini iddia ederek, müşterek bir proje teklifinde bulunmuştu. Konu hakkındaki ezoterik hikayesini dinledikten sonra, reenkarnasyon iddiası üzerine bilimsel proje üretilemeyeceğini, bu yapılsa bile, TC Devleti’nin buna izin vermeyeceğini belirterek teklifi nazikçe geri çevirmiştim.

Sözde restorasyon ve Crijns’ın asıl amacı

Daha sonra Crijns, anlaşılan kendi memleketlisi bir arkeologu ve TC Kültür Bakanlığı’nın o günkü yetkililerini tezine ikna etmeyi başarmış ki, 2002 yılı yaz aylarında Nemrud Dağ’da göstermelik bir restorasyon ve eser düzenleme işine başlamış. Crijns’ın 3 Temmuz 1999 tarihli New York Times’a vermiş olduğu ve Türk makamlarını küçük düşürücü bir demeci nedeniyle, o zamanki Kültür Bakanı İstemihan Talay’a Crijns ve ekibinin durumunu açıklayan bir mektup yazmıştım ama Bakanın hışmına uğramış biri olduğum için olsa gerek hiçbir yanıt alamamıştım.

O tarihlerde Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile Crijns arasında Nemrud Dağ ören yerinde uygulamaya konulan sözde restorasyon programı, maalesef, bu husustaki uyarılarımın tam tersi bir durumu yansıtmaktadır. Cnjns’in asıl amacı Tümülüs’ü delip Kral Antikhos’un hazinelerine ulaşmak olduğu için, Kültür Bakanlığı’nın kendisinden önkoşul olarak istediği 2002 restorasyonu tam bir göz boyama niteliği taşımaktadır. O günlerde Almanya’nın en saygın dergilerinden biri olan Der Spiegel’in muhabiri B. Zand ve Türkiye’de Cumhuriyet Gazetesi yazarı Deniz Som benimle temasa geçerek durumu Avrupa ve Türk kamuoyuna duyurmuşlardır.

Bu haberler, adı geçen şahsın Nemrud Dağ’a hangi sıfat ve niyetle yaklaştığını açıkça göstermektedir. Durumu, iki meslektaşımla 9 Ağustos 2002 tarihinde yerinde gördüm: Batı Terası’nda kar tipisinin eserler üzerinde etkisini azaltmak için alman kaba saba palyatif önlem terasın tüm görüntüsünü bozmuş ve görenleri öfkelendirecek derecede çirkinleştirmişti. Kabartma tasvirli taş levhalar üzerindeki kavlamaları önlemek için alınan önlem (!) ise, tuhaf olduğu kadar gülünç ve çocukçaydı.

Çünkü kavlayan tabakaların düşmesini önlemek için bunlar birbirine, kağıt yapıştırmak için kullanılan seloteyplerle tutuşturulmuş, dolayısıyla göze de hoş görünmeyen garip bir restorasyon ve konservasyon teknolojisi ortaya konmuştu. Doğu Terası’nda işlenen restorasyon ve koruma önlemleri ise daha da iç burkucu olup en küçük bilimsel bir veriye dayanmamaktaydı. Çünkü bütün tanrı başları düştükleri ya da bulundukları orijinal yerlerinden kaldırılarak, terasta yan yana dizilmişlerdi. Örneğin iki bin yılı aşkın bir zamandır ait olduğu heykel kaidesinin arkasında duran Antiokhos başı ki bu baş tarihte hiçbir zaman heykelin üzerine konmamıştır. Vinçle kaldırılarak rastgele bir yere taşınmış böylece tarih tahrif ve tahrip edilmişti.

Tanrıça Kommagene’nin başı aynı akıbete uğramış ve heykel kaidesi üzerinde duran gövde parçaları vinçle kaldırılırken tahrip edilmişlerdi. Bu başların, gerekli bilimsel çalışmalar yapılıp bitirilinceye kadar, tarih boyunca durdukları noktalarda muhafaza edilmeleri gerekmekteydi. Çünkü ağırlıkları 7 – 8 tonu bulan bu dev taş bloklar nasıl oluyordu da örneğin Batı Terasında ait oldukları heykellerden 15 – 20 metre uzağa düşebiliyordu? Bunun sebebi salt bir deprem olabilir miydi? Yoksa bu başlardan bazıları gerçekten de hiçbir zaman heykellerin üzerine konulmamış, yontuldukları yerde kalmışlar mıydı? Bu önemli sorular bilimsel olarak aydınlığa kavuşmadan, restorasyon düzenlemesi yapıyorum bahanesiyle, başlan manga usulü bir hizaya dizerseniz, bunu yapan kadar yaptıran da sorumlu duruma düşer.

 Reenkarnasyoncu ekibin eline teslim edilen Nemrud Dağ’da vahim sonuçlar.

 Özet olarak, Nemrud Dağ eserleri Antiokhos tarafından tamamlanmadan bırakılmış, üzerinde hiçbir zaman dini törenlerin yapılmadığı iki bin yüz yıllık tarihi bir inşaat sahası niteliği taşımaktadır. Bu nedenle, anıtın topografik, ikonografik, epigrafik ve arkeolojik bilimsel çalışmaları yapılmadan; tek tek eserlerin iç cidarlarındaki iklimsel tahribat petrografik ölçümlerle saptanmadan ucuz ve palyatif metotlarla restorasyon  ya da konservasyon işine girişmek, geriye dönüşü mümkün olmayan fevkalade vahim sonuçlar doğurabilir ve nitekim doğurmuştur da. Yakın geçmişte bu eserler bile bile reenkarnasyoncu bir ekibin eline teslim edilmiş, buna bazı yerli ve yabancı vakıf ve kurumlar da alet edilmişlerdir. Söz konusu ekibin Nemrud Dağ ile ilgili hiçbir bilimsel deneyim ve birikimi olmadığı gibi, asıl amacın anıtı kurtarmak olmayıp, reenkarnasyon saplantısından hareketle Tümülüs altındaki mezar odasına ulaşarak Schliemannvari sansasyon yaratmak olduğu da ortadadır. Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde yeniden yapılandırılan ‘Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ konuyu kuşkusuz hassasiyetle inceleyecek ve bir sonuca ulaştıracaktır. Asıl önemli olan, Nemrud Dağ’ın böylesine talihsiz bir deneyimden sonra nasıl kurtarılabileceği ve kültür mirasımızda hak ettiği yeri alabilmesi sorunudur.

Bazı öneriler

Nemrud Dağ kültür mirasının korunması, tarihi dokusu içinde doğru anlaşılması, ulusumuzun ve insanlığın gelecek nesillerine bir bütün olarak aktarılması amacıyla oluşturulacak proje öncelik ve aciliyet sırasına göre dört ana çalışma alanını (as. I-IV) kapsamalıdır.

1- KORUMA VE TANITMA AMAÇLI PROJELER

1)      Bir Kommagene Kraliyet Müzesi kurulmalıdır: Nemrud Dağ için yapılması gereken en önemli ve en acil iş, aşırı iklim koşulları ve kitle turizmi nedeniyle yok olma noktasına gelmiş eserlerin koruma altına alınmasıdır. Bu amaçla, zirveye en yakın uygun bir noktada (örneğin Karadut Köyü) çok işlevli bir müze yapılmalıdır. Hâlâ Adıyaman, Gaziantep, İstanbul Arkeoloji ve Ankara Anadolu Medeniyetleri müzelerinde korunan Kommagene Kraliyet kültüyle ilişkili tüm eserler bu müzede toplanmalı ve teşhir edilmelidir. Müze aynı zamanda bir laboratuar işlevi görmelidir. Eserler üzerinde yapılacak bilimsel çalışmalar (petrografik, ikonografik, kataloglama, konservasyon v.b.) orada yapılmalıdır. Müzenin en önemli işlevi, Nemrud Dağ’ın tarihini ve kurucusu Kral Antiochos’un ideolojisini bilimsel veriler ışığında ziyaretçiye öğretecek biçimde yansıtmak olmalıdır. Nemrud Dağ arkeolojik olmaktan çok filolojik / epigrafik bir anıttır. Tanrı tahtlarının ve kabartma resimli stellerin arka yüzlerine bizzat Kral Antiochos tarafında dikte ettirilmiş yüzlerce satırlık eski Yunanca yazıtlarda anıtların mahiyetine ilişkin çok önemli bilgiler bulunmaktadır.

Bu yazıtları okumadan, ayrıntılı bir şekilde analizlerini yapmadan Nemrud Dağ’ın fikirsel tasarımını anlamak mümkün değildir. Anıta ilişkin birçok tarihi soruma sağlıklı teşhis konması ve müzenin bu çerçevede düzenlenmesi yazıtların doğru anlaşılmasına ve içerdiği bilgilerin bugünkü durumla mukayese edilmesine bağlı kalmaktadır. Bu amaçla eski Yunan diline hakim, epigrafide deneyimli bir filolog tarafından bilimsel bir yazıt korpusu hazırlanmalıdır. Aslan Horoskopu Kral Antiokhos’un yaşamındaki göksel bir konstellasyonla ilişkilidir. Bu bakımdan Nemrud Dağ’ın astrolojik kuruluş tasarımı müze binası içinde ziyaretçiye görsel olarak mutlaka tanıtılmalıdır. Bunu sağlamak için, Kraliyet Müzesinin bir Planetarium işlevi de olmalıdır. Şu halde müze binası büyük çaplı kubbeli bir yapı olarak tasarlanmalı, kubbe altında Doğu ve Batı terasları ortadaki bir Tümülüs simülasyonu ile birlikte aynen teşhir edilmelidir. Teraslarda duran ya da oturan ziyaretçilere aslan horoskopunda resmedilmiş göksel konstellasyon, güneşin doğuş ve batışı Planetarium tesisatıyla gerçeğe en uygun biçimde canlandırılmalıdır.

Böyle bir müze, aynı zamanda bir doğa müzesi niteliği de taşıyacağından, Nemrud Dağ ve çevresini en kısa zamanda kültürel bir cazibe merkezi haline getirecektir. Hatırlanmalıdır ki, TÜBİTAK’ın ulusal gözlem evi için en uygun yer olarak seçtiği ilk yer Nemrud Dağ idi. Bundan, tepenin arkeolojik sit olması nedeniyle vazgeçilmiş, daha sonra Antalya Bakirli Tepe’de inşa edilmişti. Şu da bir gerçek ki, Türkiye’de, bildiğim kadarıyla, ne bir doğa müzesi ne de bir planetarium mevcut. Nemrud Dağ projesinde böyle bir yatırım için masraftan kesinlikle kaçınılmaması gerekir; çünkü çevre turizmine ivme kazandıracak olan böyle bir tesis kısa sürede kendini amorti edebilir.

2) Repliklerin yapılması: Asılları müzede koruma altına alınacak ve tarihi konsepti içinde teşhir edilecek olan eserlerin birer repliki Nemrud Dağ’da yerlerine konmalıdır. Bu replikler üzerinde tarihi veriler çerçevesinde restorasyon çalışmaları yapılabilir. Ancak yine de Batı ya da Doğu teraslarından sadece birinin restore edilmesi, tarihi olgunun ve sürecin daha iyi algılanması bakımından, tercih edilmelidir. Repliklerin yapımı aşağıda II/3 -6’daki bilimsel çalışmalar ya bitirildikten sonra ya da onlara paralel olarak yapılmalıdır. Müze’de eserlerin asılları hiçbir radikal müdahale yapılmadan sergilenirken ve tarihi olgu kendi konsepti içinde ziyaretçiye tanıtılırken, zirvedeki restore edilmiş replik düzenleme aynı ziyaretçiye anıtların 2030 yıl önceki durumundan bir kesiti yansıtacaktır. Böylece izleyici müzede edindiği bilgi donanımıyla, Nemrud Dağ’a çıktığında tarihi ânı, olguyu ve süreci bir bütünlük içinde kavrayacak ve bundan haz duyacaktır. Bu tür bir düzenleme çevreye öğrenim amaçlı gelecek turist sayısını büyük ölçüde artıracaktır. Yaz-kış ziyaretçiye açık kalacak olan ve aynı zamanda bir planetarium işlevi de bulunan müze, turizmde cazibe ve süreklilik sağlayacaktır.

2. BİLİMSEL AMAÇLI PROJELER

3) Bir taş eser katalogunun yapılması: Nemrud Dağ teraslarından toplanmış ve büyük bir bölümü Adıyaman Müzesi depolarında 1989 – 1991 yıllarındaki Nemrud Dağ çalışmalarımız sırasında tasnif ederek sandıkladığımız yüzlerce parça bulunmaktadır. Bu parçaların orijinal eserlerle ilişkisi saptanarak bir taş eser katalogunun yapılması gerekmektedir. Böyle bir katalog eserler üzerinde yapılacak diğer bilimsel çalışmaların ana zeminini oluşturacaktır. Bunun için deneyimli bir arkeolog bilim adamı görevlendirilmelidir (süre 4 yıl).

4) Yazıt Korpusu: Kommagene Kraliyet yazıtlarının tümünü içerecek bir yazıt korpusu Türkçe çevirileri ile birlikte hazırlanmalıdır. Nemrud Dağ ya da Antiokhos’u anlamak için mutlaka yazıtların okunup iyi anlaşılması gerekmektedir. Bunun için deneyimli bir epigrafist görevlendirilmelidir (süre 4 yıl).

5) Kommagene Tarihi: Kommagene Krallığı tarihi yazılmalıdır. Bunun için de deneyimli bir Eskiçağ tarihçisi görevlendirilmelidir (süre 4 yıl).

6) İkonografik çalışma: Nemrud Dağ anıtları arkeoloji ve sanat tarihi açılarından incelenecektir. Bunun için Yunan ve Pers sanatında deneyimli bir arkeolog – sanat tarihçisi görevlendirilmelidir (süre 4 yıl).

7) Petrografik çalışma: Nemrud Dağ taş eserlerinin iç ve dış yapılarındaki tahribatı detaylı bir biçimde ortaya koymak üzere petrografik bir çalışma yapılmalıdır.  Bu çalışma ileride yapılacak bir konservasyon çalışmalarına zemin oluşturacaktır. Bunun için deneyimli bir jeolog görevlendirilmelidir (süre 1-2 yıl).

8 ) Konservasyon çalışmaları: Petrografik çalışmalar tamamlandıktan sonra, taş eserlerin iç cidarlarındaki tahribatın ilerlemesini önleyecek konservasyon çalışmalarına geçilecektir.

3. TÜMÜLÜS PROJESİ

9) Kral Mezar Odasının Lokalizesi: Tümülüs projesinin amacı, Nemrud Dağ zirvesindeki 50 metre yüksekliğindeki yığma tepenin altında varlığı 1989 yılında Nemrud Dağ Projesi kapsamında yapılan jeofizik ölçümler sonucunda saptanan kaya çekirdeği içinde tahmin edilen Kral Mezar odasının yerinin jeofizik metotlarla araştırılmasıdır. Tümülüsün bizzat anıt niteliği taşıması nedeniyle, bu objede geleneksel kazı metotları kullanılması, tümülüsü tahrip edeceğinden ve bu suretle eserin bütünlüğü bozulacağından, fevkalade hatalı bir yol olur. Bu nedenle, ilkin 1989’da yapılmış olan jeofizik çalışmalar revize edilmelidir. Bu çalışmalar 1991 yılında tarafımdan arkeolojik ve tarihi açılardan değerlendirilmiş ve Kral Mezar Odası’nın Tümülüs altındaki yeri konusunda ortaya bir hipotez konulmuştu(18). Bu hipoteze göre, mezar odası Tümülüs altındaki büyük kaya çekirdeğinin zirveye yakın bir noktasında ve Zeus ekseni diye tanımlanan çizgi üzerinde bulunmaktaydı. Bu eksen üzerinde daha geliştirilmiş jeofizik metotlarla araştırmalar yapıldığı takdirde, olası bir mezar odası hakkında daha kesin bilgiler elde etmek mümkün olacaktır.

10) Tümülüsün onarımı: Tümülüsün orijinal yüksekliği 55 metre kadardı. Binlerce yıllık doğal ve insan eliyle uğradığı erozyon sonucunda bu yükseklik 50 metreye düşmüştür. Teraslarda ve Teras çevresinde saçılı durumda bulunan mıcır yığını Tümülüs’e yığılarak, orijinal yükseklik tekrar sağlanmalıdır.

4. TURİSTİK AMAÇLI PROJELER

11) Bir ana nizamiyenin yapılması: Nemrud Dağ ve çevresini hem kitle turizminin tahribinden korumak hem de zirveye iniş ve çıkışları kontrollü hale getirmek amacıyla bir ana nizamiyenin tüm turistik tesisleriyle birlikte kurulması gerekir. Nemrud Dağ ziyareti ‘Müze’ ve ‘Zirve’ olmak üzere iki aşamada gerçekleşe-ceğinden, söz konusu bu ana nizamiyenin Müze civarında yapılması uygun olacaktır. Müze ve ana nizamiye zirveye en yakın bir noktada su ve arazi bakımından yerli, yaz-kış ziyaretçinin ulaşabileceği bir konumda olmalıdır. Bunun için Karadut Köyü en uygun yer olarak görünmektedir.

Yazı: Prof. Dr. Sencer Şahin, fotoğraflar: İsmail Şahinbaş

Sırtçantam 1. sayı, Ocak 2005

Bir cevap yazın