Kutuplar Eriyince!

Kutuplar Eriyince!

Bildiğiniz gibi, küresel ısınma ve iklim değişikliği, birbirinden ayrı kavramlardır. İklim değişikliği, iklim özelliklerinde, beklenenin ötesinde ve uzun vadede gerçekleşen değişimleri ifade eder. 20. yüzyılda kullanılmaya başlanan Küresel ısınma sözcükleri ise, iklim değişikliğine bağlı olarak gezegenimizdeki genel ısının artışı anlamına gelir ve iklim değişikliğinin kaçınılmaz bir sonucudur. Her iki kavram da, bilimin, paleontolog ve ekolojistlerin ilgi alanına giren konulardır.

Arkeolojik ve paleontolojik kanıtları kullanan bilim adamları, dünyamızın geçmiş dönemlerinde birçok iklim değişikliği olayını yaşadığını belgelemişlerdir. Buzullaşma ve soğuma ya da buzullarda çözülme ve ısınma, iklim değişikliğinin en önemli göstergelerindendir. Tarihsel dönemlerde yaşanan kitlesel göçler ve göç yolları, şiddetli kuraklıklar ya da veba gibi salgın hastalıklar, bazı hayvan nesillerindeki yok oluşlar, geçmişte yaşanan iklim değişikliklerinin kanıtlarıdır.

İklim değişikliği ve küresel ısınma üzerinde yapılan araştırmalar, çok küçük ısı farklılıklarının ya da yağış değişikliklerinin bile çok önemli sonuçlarının olduğunu göstermiştir.  Birkaç derecelik sıcaklık artışı, arazi ve tarım koşullarını değiştirmekte, sosyolojik olayları tetikleyebilmektedir. Aşırı kalabalıklaşan bir dünya ise, daha da riskli gelecek anlamını taşır.

Yeryüzündeki buzulların yüzde 90’ı Antarktika’da bulunuyor.  Bu kıtada bulunan buz tabakalarının kalınlığı yer yer 2.133 metreye varır. Günümüzde yaşanan iklim değişikliği ve küresel ısınmanın en önemli sonucu, kutup buzullarının, insan faaliyetlerinin sonucunda ve beklenenden daha hızlı bir şekilde eriyor olmasıdır.

Buzul çağlarında, dünya denizlerinin bugünkü seviyeden 100 metre daha aşağıda bulunduğu, 120 bin yıl önce ise, yine bugünkü deniz seviyelerinden 6 metre daha yüksek olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Son yüzyılda ise, deniz seviyelerinin 10 ile 25 santimetre arasında arttığı biliniyor. Önümüzdeki 200 – 500 yıllık süreçte ise, deniz seviyelerinin 6 metre yükseleceği öngörülüyor.

IPCC’nin (Uluslararası İklim Değişikliği Paneli) deniz seviyelerindeki yükselmeyle ilgili tahminlerinde yanılması, Rhode Island ve Miami – Dade County Deniz Seviyesi Yükselmesi Panellerinde, 2100 yılına kadar,  deniz seviyesinde 3 ile 5 metrelik yükselmenin beklenmesi gerektiği sonucuna yol açmıştır. Yani, önümüzdeki 90 yıllık sürecin sonunda, denizlerin seviyesi beş metre kadar artmış olacaktır.

Kutup buzullarının tamamen erimesi halinde, okyanusların seviyesi 61 metre yükselir ki, bu, Endonezya, Hollanda gibi birçok ülkenin tamamen sular altında kalması anlamına gelir.

Her ne kadar bilim adamlarına göre buzulların tamamen erimesi binlerce seneyi bulacaksa da, yaşadığımız yüzyılın sonunda yaşanacak 3 – 5 metrelik yükselme, şu anda deniz kıyısında yer alan birçok şehrin ve verimli tarım arazilerinin sular altında kalması anlamına geliyor. Dünya nüfusunun yüzde 70’ten fazlasının kıyı bölgelerinde ve ovalarında yaşadığı, dünyanın en büyük 15 kentinden 11’inin deniz kıyısında yer aldığı düşünülürse, sonucu hayal etmek bile ürkütücü!

Deniz seviyelerindeki bir metrelik yükselme dahi, deltalar, haliçler, atoller, mercan adaları, plajlar ve akifer su kalitesini etkileyecektir. Bu ise, şu an tarım yapılan arazilerden, nispeten kayalık ve daha verimsiz bölgelerde tarım yapılmasına geçilmesi demektir. Bu artıştan, Mekong, Nil, Ganj – Brahmaputra, Irrawaddy, Nijer gibi nehir havzaları, Vietnam’ın pirinç ekili arazilerinin yarısı etkilenecek ve bu bölgeler sular altında kalacaktır. Pasifik ve Hint Okyanusu atollerinin de yeryüzünden silineceği tahmin ediliyor.

Deniz seviyesindeki 50 santimlik artış, Mississipi Deltası’nın yüzde 35’ini, 1 metrelik artış ise, Maldiv Adaları’nın tamamını, 15 milyondan fazla insanın 3 metre yükseklikte yaşadığı Bangladeş’in yüzde 17’sini, 2 metrelik artış ise, Mısır’ın tarım arazilerinin yüzde 20’sini, ABD’nin yüzde 10’unu, Güney Manhattan ve Broadway’in tamamı dâhil, Newyork, Los Angeles, San Fransisco gibi şehirlerin körfez kıyılarını sular altında bırakacaktır.

Miami, Florida, New Orleans, Boston, New Jersey, Washington, Philadelphia, Tampa – St Petersburg, Osaka, Kobe, Tokyo, Rotterdam, Amsterdam, Nagoya gibi büyük şehirler ciddi risk altındaki şehirlerarasında bulunmaktadır. Hollanda gibi, zaten yarısı deniz seviyesinin altında kalan bir ülkeyle, Barbados, Papua Yeni Gine, Filipinler, Fiji gibi ülkeler, su altında kalacak yerlerin başında yer alıyor. Deniz seviyesi yükselmesinin Japonya, Polonya ve Danimarka gibi ülkelere maliyeti ise milyarlarca doları bulacak.

BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) Sekretaryası’na 23 Mart 2007’de sunulan Birinci Ulusal Bildirim Raporu, iklim değişikliği alanındaki Ulusal Eylem Planı’nın önceliklerini belirliyor ve Türkiye’de İklim Konularında Bilimsel Yönlendirme Kurulu ve Ulusal Eylem Planını İzleme Platformu kurulması gerektiğine dikkat çekiyor.

Ülke ölçeğinde 27 ilimiz deniz kıyısındadır ve bu illerin hepsinde kıyı yapıları, balıkçılık, turizm gibi ticari faaliyetler bulunmaktadır. Kıyı kentleri Türkiye’nin toplam yüzölçümünün % 5’inden azını kaplamakla birlikte, kıyı alanlarında 30 milyonun üzerinde nüfus yaşıyor.

Deniz araştırmaları için ayrılan bütçe, mütevazı bir yatın fiyatı kadar bile olmayan ülkemizde, deniz seviyesinin artışına dayanan detaylı bir araştırma ve bilimsel öngörü bulunmamaktadır. Ankara Ticaret Odası’nın raporunda, özellikle Sadullah Paşa ve Amcazade Hüseyin Paşa gibi yalıların sular altında kalacağı belirtiliyor ve şöyle deniyor; ‘Deniz seviyesinde yükselmelerle birlikte kıyı şeridi ve deltalardaki tarım alanları, plajlar ve yat limanları kullanılamaz hale gelecek.’

Ülkemizde deniz seviyesindeki yükselmenin başlıca sonuçları, erozyon, seller, kıyı şeritlerinde su baskınları, toprak kaymaları ve toprağın daha fazla tuzlanması, tatlı su kaynaklarının deniz suyuyla karışması şeklinde olacak.

Buzulların erimesi, buzullara bağlı bir yaşam alanı oluşturan canlı türlerinin de sona ermesine yol açacak. Buzullardan kaynaklanan tatlı suyla yaşamını sürdüren, sadece soğuk ortamlarda hayatta kalabilen balık ve diğer canlı türleri için bu tür yok oluş, ne yazık ki kaçınılmaz.

Bu arada, yükselen deniz suları, kıyı bölgelerde yer alan tatlı su kaynaklarının da bozulmasına, içilemez hale gelmesine neden olacak.

Mercan resifleri ve yosun türleri süratle yok olurken bu habitatlarda yaşamakta olan balık türleri de korumasız kalarak, ortadan kalkacaktır. Karalarda da benzeri yok oluş süreci yaşanırken, doğal ortam daha vahşi bir görünüme dönüşecek, okyanuslardan kaynaklanan aşırı buharlaşma, devasa boyutlarda bulutların oluşmasına yol açarken, bitki ve hayvanlardan oluşan birçok canlı türü, yeryüzünden silinecek.

Değişen rüzgâr akımları, şiddetli kuraklıklara neden olurken, güçlü fırtınalar meydana gelecek. Okyanusların ısınması, 2004 ve 2005 yıllarında görüldüğü gibi, daha şiddetli kasırgalar oluşmasına neden olacak.

Buzulların erimesi, küresel anlamda altından kalkılamaz ekonomik bir maliyet oluştururken, tarımda ve insani boyutta ciddi salgın hastalıklar yaşanacak, tarım stratejileri ve arazi kullanımı politikaları baştan aşağıya değişmek zorunda kalacaktır.

Ne yapılabilir?

Bir insan yaşamı için uzun, sosyal yaşamın devamlılığında ve gezegenimizin milyonlarca yıl süren jeolojik dönemlerinde çok kısa bir süre sayılan 90 yıl sonra yaşanacak olan deniz seviyesi artışlarına karşı, acil olarak planlamalara başlanması gerekmektedir.

Bu amaçla, öncelikle, risk altında olan kıyı şehirlerinde, yüksek yapılaşmadan uzak durulmalı hatta yüksek yapılaşma yasaklanmalı, küçük ve alçak, taşınabilir, gerekirse vazgeçilebilir portatif konutlar üretilmelidir.

Kanalizasyon ve drenaj altyapılarının büyük zararlar görerek atıl kalacağı düşünülürse, bu altyapıların su baskını bölgelerinden uzak alanlarda oluşturulması önem kazanmaktadır.

Hassas yani riskli kıyı bölgelerinde yapılaşmayı önlemek için, ‘felaket anında bu bölgelerde zarar görecek olan konutlara mali yardım yapılmayacağı’ yani ‘eğer kalırsan maliyetini ödersin’ prensibinin uygulanacağı, yatırım yapacakların bunu düşünerek yatırım yapmaları gerektiği öne çıkartılmalıdır.

Ekonomik ve insani felaketler, akılcı, ileriye dönük, yerel yönetimlerin gücünü aşan, ulusal ve uluslararası vizyon ve işbirliğiyle önlenebilir.

Ve elbette, iklim değişikliğine yol açan tüm insan faaliyetlerinin zaman kaybetmeden kontrol altına alınması ve acil olarak azaltılması gerekmektedir!

Pasifik Okyanusu’nda bulunan bazı atollerdeki yerel halkın, 2015 yılına kadar tahliye edilmelerine karar verilmiş olmasının, felaketin ne kadar yakın olduğunun göstergesi olduğunu unutmamalıyız!

Çevre Misyonu Platformu / ÇEVREM, fotoğraf: İsmail Şahinbaş

 

Bir cevap yazın