Kimse Duymadı Nasıl Yaşadığını

Kimse Duymadı Nasıl Yaşadığını

‘Yoksulun öldüğü, varsılın hovardalığı duyulmaz’ derler. Aslında varsılın hovardalığı duyulur da konuşmak, eleştirmek, hele hele suçlamak yürek istediği için susulur, bilmezden gelinir. Yoksula gelince de yaşadığı da öldüğü de kimsenin umurunda olmaz.

Eğer görmeye kalkan olursa dünyaya geldiğine pişman edilir. Bu sistemin yürümesi, ağanın karnının şişmesi için böyle olması gerekir. Küçük Zeynep’in karnının şişmesi, elbette ağanın karnına benzemez, ama Zeynep’i de görmezden gelmek gerekir ki sistem yoluna devam edebilsin. Bütün bunlara karşın bir grup kadın kalkmış “Bu böyle gitmez, başka yaşam mümkün, hem de onuruyla, eşitçe” diye bas bas bağırıyor. Karanlıktan çıkıp ışığa doğru yürümemizi istiyorlar.

23 Kasım günü ülkenin birçok ilinde eş zamanlı olarak, tutuklu kadın kamu çalışanlarına kart postaladık. Kadın, toplumda dışarıda yaşarken bile çoğu kez yalnızdır. O nedenle içerideki kadının yalnız olmadığını, sevgisiz ve güçsüz duyumsamaması gerektiğini, yazılan kartlarda anlattık. Sevgimizi, duygularımızı, dayanışma ruhumuzu kartla uçurduk. Sonra da yapılan basın açıklamasıyla kadın dayanışmasının önemine, şiddetin kadınlar uyandıkça tırmanışına, cinayetlerin politik olduğuna dikkat çektik. Eylem burada bitmedi, birkaç gün önce Antalya’da bir kadın katledilmişti. Yüreğimizin acısı hâlâ sıcacıktı, bu kez oraya yürüdük.

Santral Mahallesi’nde sırtından vurulan Adile Kırıkkale’nin betonda kurumuş kanının üstüne renkli karanfiller serdik. Adile, 57 yaşında torun torba sahibi, yoksul bir kadındı. Yoksulluğu sadece parasızlığındandı, yoksa güçlü ve direngendi yaşama karşı. Her türlü haksızlığın, ezilmişliğin de farkındaydı. Bütün bunları yaşayarak öğrenmişti. Kitapsız bilenlerdendi. İlk evliliğinden oğulları kızları ve torunları vardı. Evliliği yürümemiş, kocasından ayrılmıştı. Çocukları buldukları geçici işlerde çalışıp ekmeğini kazanırken, o da civcivlerini toparlayan anaç tavuk gibi torunlarına bakıyor, akşam eve toplansınlar diye çocuklarının yolunu gözlüyordu. Kendi yoksul yaşamında bulduğu mutlulukla yetiniyordu.

Bir gün güvendiği komşusu ona bir öneri getirdi. ‘Bu yoksullukla uğraşıp durma, sana varsıl birisi talip, bunu kaçırma, yaşamın kurtulur, çocuklarına da bir şeyler kalır’ diye. Toplumun her kesiminde kadınlar yanıltılır ve kurtuluşu evlilikte sanırlar. Sistemin istediği de bu olduğundan, bu düşüncenin çok alıcısı vardır. Adile de yanılır ve inanır. Çaresizlik onu ikinci evliliğe sürükler. Ne var ki ikinci evlilik, kandırmanın ileri boyutuna taşınır ve imam nikâhıyla yapılır. Adile, Antalya’dan Ankara’ya eşinin yaşadığı yere göç eder. Yaşamının sona yaklaştığı zamanda, yeni yere alışmaya çalışırken, şiddet başlar. Yeni eş daha ilk günlerde olmadık işkenceler eder, dağa götürür, kesmeye kalkar, oradan kaçarak kurtulmayı başarır. Anlar ki canı tehlikededir, Antalya’ya kaçar, evine döner. Henüz yarıyılı bile dolmadan birliktelik biter. Daha doğrusu Adile öyle sanır.

Bu kez adam, Antalya’ya gelir, cebinde ruhsatsız tabancası hazırdır. Zaten daha önce de dört kişiyi öldürmüş, cezaevinden af yoluyla çıkmıştır. Öldürmek onun için kolaydır. Tabancasını otogardaki kapıdan nasıl geçirdiği bilinmez, (rüşvet söylentileri var) ama işte sonunda olan olmuştur. Adile’yi bin bir tehditle korkutmayı başarır, konuşmaya ikna eder. Çocuklarının ve torunlarının başına bir bela gelmesin diye ortak tanıdıklarının evinde konuşmaya gider. Onu bir türlü birlikteliğe ikna edemeyen adam, Adile giderken arkasından vurur. Sıralanmış ağaçlar ve yere serilmiş yeşil çimenler tanık olurlar Adile’nin ölümüne. Bir kuş uçar daldan can havliyle. Şaşar kalır insanoğluna. ‘Bunların sevgisi bu mu? İnsan nasıl kıyar, sevdiğine, seviştiğine?’ diye. Yoksul evine ulaşamayan Adile parkın yeşilliğinin ortasındaki beton yolda kocaman bir kırmızı lekedir şimdi. Ne arkasından uydurulan söylentileri duyar, ne de acımaları. Dünyaya gelmiş, yaşamadan dönmüştür. Bir haksızlıklar yumağıdır yaşamı.

Bir grup kadın karanfilleri bıraktıktan sonra, Adile’nin evine gittik. Çocuklarına taziye için. Kızı Sevda “Annem çok duyarlı bir kadındı. Her gün kadın cinayetlerini dinlediğinde kahrolurdu. Ben uyarırdım ‘Bir gün kalbin duracak üzüntüden, izleme’ diye. ‘Yalnızca izliyorum, keşke elimden bir şeyler gelse’ derdi. Bundan sonra biz kadına uygulanan şiddet ile mücadele için sizlerle birlikte olmak ve bu katilin en büyük cezayı almasını sağlamak istiyoruz” diyordu. Ben hiç yüzünü görmediğim Adile’nin yüz çizgilerini, kızı Sevda’nın yüzünde arıyordum. Sevda, usta bir heykeltıraşın yonttuğu sanat eseri gibiydi. Doğa ayırmıyordu insanları ve hep güzelden yanaydı. Güzel Sevda, bize anasını anlatırken, bilinçli, duyarlı tümceler kurarak, insanlığa kocaman bir ders veriyordu. Son sözü de “İşin doğrusu konu Zeytinköy olunca, kimse ciddi olarak ilgilenmiyor. Bu adam, günlerdir bizim mahallemizde eli tabancalı geziyordu, annem de onu karakola şikâyet etti. Her şeye karşın yeterince ilgilenmediler ve sonunda annem öldürüldü” diyerek, sözünü bitirdi.

Daha ne kadar kadın cinayeti haberi dinleyeceğiz? Sağır sultanın duyduğunu hükümet ne zaman duyacak ve gerekli tedbirleri alacak? Kadınlarla ilgili yasaları ne zaman onaylayacak? Şiddetle mücadele eden kadın örgütleri, bu yasaların taslağını hazırlayarak sundu. Uzun tartışmalar ve araştırmalar sonunda hazırlanan bu taslağı, 19 – 21 Kasım’da Nevşehir’de toplanarak yeniden gözden geçirdik. Bu taslak onaylanırsa, kadına yönelik şiddetin durdurulması için en büyük adım atılmış olacaktır. Adileler yaşamını bir başkasının eliyle sonlandırmayacaktır. Kadının insan gibi yaşaması mümkün olabilecektir. Umarım hükümet bu duyarlılığı gösterir. Yoksa yüreğimiz her gün yanmaya devam edecek. Ne var ki kadınlar yüreğinin yangınına yas tutmak yerine mücadele etmeyi sürdürecek. Ta ki kadın insan haklarına kavuşana dek.

Bir Cevap Yazın