Gürcistan’ın ‘Karadeniz’ Mimarisi

Gürcistan’ın ‘Karadeniz’ Mimarisi

Karadeniz bölgesindeki geleneksel mimari ile ilgili son yıllarda yapılan en iyi (ve güzel) kitap, 27 Haziran – 15 Temmuz 2005 günleri arasında Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde sergilenen Ali Konyalı’nın ‘Doğu Karadeniz’de Kırsal Mimari’ adlı fotoğraf sergisinin kitabıdır. İçinde Prof. Dr. Afife Batur ile Prof. Dr. Şengül Öymen Gür’ün bilimsel metinleri ve Dr. Mustafa Reşit Sümerkan’ın arşivinden yapı planları da yer almaktadır.

Karadeniz kıyılarındaki ahşap yapıların benzerlerinden Gürcistan’da da olduğunu tahmin edersiniz. Geçtiğimiz Eylül’de Gürcistan’a yaptığımız bir gezide benzer binaları gördük ve bol bol fotoğraf çektik. Gürcüler Tiflis’in güneybatısındaki Vake’de geleneksel mimari örneklerini sergiledikleri büyük bir açık hava müzesi kurmuşlar: Tiflis Etnografya Açıkhava Müzesi.

Müzeye gitmek için kentin batısındaki Metekhi mahallesinden geçmek gerekiyor. Burası ‘Eski Tiflis’ diye de bilinen Tiflis Kalesi’nin olduğu yerdir. Kalenin bulunduğu kayalık tepenin altında Kura nehri akıyor. Çevrede ise hamamlar, kiliseler ve bir de cami yer alıyor. Binaların sokağa bakan ahşap balkonlu cepheleri korunuyor ve yaşatılıyor.

Gürcistan’daki ahşap mimari geleneğinin kökenleri nereye kadar gidiyor kim bilir? Ancak ülkenin eski çağlardan itibaren kozmopolit bir yapısı olduğu anlaşılıyor. Örneğin, 1118’de ünlü Gürcü kralı David, Kutaysi’de kurulan devlet merkezini Selçuklu baskısı nedeniyle Tiflis’e taşımayı düşünmüş, bu amaçla ülkede yaşayan Koman (Kıpçak) Beyi Atrak’ın kızıyla evlenmiş. Böylece Koman askerlerinin yardımıyla Tiflis’i ele geçirerek Selçuklulara karşı güç oluşturmuşlar. David Tiflis’e geldiğinde kentte 400 yıldır yaşayan Müslüman halkla da iyi ilişkiler kurmuş. Gürcistan devleti onun zamanında altın çağını yaşamış. Ancak 1235’deki Moğol saldırıları sırasında şehrin bu ilk hali harap olmuş ve Gürcistan 1320’ye kadar sürecek olan Moğol egemenliği altına girmiş. Ülkede daha sonra sırasıyla İran, Osmanlı ve Rus etkisi var.

Müze, görevlilerin gelmesiyle öğleden önce saat 10.00’da açılıyor. Eğer erken gelinirse bekçiler hemen girişteki ahşap yapının verandasında beklemeye izin veriyorlar. Veranda direklerinin ahşap oymalarına hayran olmamak elde değil.

Gürcistan müzelerinde rehber almanız zorunlu değil. Oysa bir rehberiniz olursa gezdiğiniz müzeyi daha iyi anlıyorsunuz. Çünkü tanıtım levhaları yetersiz kalıyor. Bir de müze gezdirecek Türkçe rehber bulmak zor. Bunu sorduğumuzda müze gezmeye gelen Türk olmadığı yanıtını alıyoruz.

Vake’deki açık hava müzesi aslında kuzeye bakan bir yamaca yapılmış büyük bir gezinti parkı. 1966’da etnolog Giorgi Chitaia tarafından kurulmuş. Yerinden sökülerek ilk getirilen bina V. – X. yüzyıllar arasına tarihlenen kesme taştan bir bazilika imiş. Bina yerinden sökülmeseymiş bir baraj inşaatında sular altında kalacakmış. Bazilika yakınında bir de yeraltı oda mezarı varmış. Her iki yapıdan kalan kalıntılar olduğu gibi getirilmiş ve müzedeki yerine yeniden inşa edilmiş. Zaman içinde zenginleşip büyüyen müze günümüzde 52 hektar büyüklüğünde bir arazide 70 yapı ve 8000 parça eşya içeriyor. Eşyalar evlerin içinde ve çevresinde kendi geleneksel konumlarında sergileniyor.

Müzedeki evleri gezdikçe bizim Karadeniz geleneksel mimarisinin ve yaşam biçiminin izleriyle karşılaşıyoruz. Evlerin her biri etrafı çitle çevrili bir bahçenin içinde yer alıyor. Bahçeye bazen üzeri örtülü bir kapıdan giriliyor. Bir köşede ürün saklamak için serender, diğer bir köşede ise ürün kurutmak ve pişirmek için fırın duruyor. Bazı bahçelerde şarap evi de yer alıyor. Büyük bir ağaç gövdesinden oyulan üzüm şırası çıkarma küvetleri ya da yine ahşaptan yapılmış merdaneli baskı makineleri bu atölyelerin başlıca eşyalarından. Şarap evi bulunan bir bahçede, bir ağacın gölgesine gömülen küpler üzüm şırası saklamaya yarıyor.

Evlerin iç düzenlemesi hangi bölgeden geldiğine bağlı olarak değişiyor. Bazı evler büyük bir salondan oluşuyor, bazılarında salona açılan odalar bulunuyor. Genelde birkaç basamakla çıkılan verandadan salona geçiliyor. Bu salonun ortasında bir masa ve sandalyeler, bir köşede ise bütün evi ısıtacak bir şömine sistemi bulunuyor. Bu tür evlerde mutfak bahçede ayrı bir bina olabiliyor; Doğu Anadolu’da “tandır evi” dedikleri türden. Bazı evlerde ise verandadan girilen ana salon aynı zamanda mutfak. Bir köşesinde uyumak için bir de divan olabiliyor. Bu salondan bir kapıyla yan odaya, bir başka kapıyla ise arka verandaya geçilebiliyor.

Yine bazı evler büyük bir salon olarak planlanmış. Ortada bir ocak, üzerinde asılı bir kazan ve çevresinde tabureler yerleştirilmiş. Bizim oralarda buna ‘ocak başı’ deniyor; evin mutfağı ve yemek yeme yeri. Ateşin çevresinde oturulan taburelere bizim oralarda ‘sekmen’ deniyor. Üstelik yine aynı biçimde toprak zemin ıslatılarak bastırılıyor. Mutfakta bulunan ahşap kaplar (külek), büyük kepçeler (saplavu), tabaklar (sahan), tahta kaşıklar, güğümler, ibrikler vb; duvarlara asılı kilimler, sivri dipli üzüm sepetleri; yatağın yanında beşikler, sandıklar… Hepsi tanıdık eşyalar…

Duvarlarda asılı kilimlerin motifleri biraz farklı. Bunlar Anadolu kilimlerine benzese de, bildiğimiz Karadeniz bölgesi kilimlerinde (dastar) pek motif olmaz.

Bizde bir de mısır ekmeği pişirmeye yarayan pişmiş toprak tepsiler yok. Belki bizde bu tür ekmek pişirme yöntemi çoktan unutulup gitmiştir. Yoksa mısır ekmeği halen sevilerek tüketilir.

Gördüğümüz evlerin çoğu ahşaptan, bazıları ise taştan inşa edilmiş. Bazı ahşap evlerin duvarları köşelerden birbirine geçmeli kalın kalaslardan yapılmış. Bunların halen Kastamonu köylerinde çok güzel örnekleri var. Kaset dolgu biçimli duvarların çok daha güzel örnekleri ise İkizdere’de bulunuyor. Korkarım buralara kurulması planlanan HES’ler bu güzelim kültürü yok edecektir.

Evlerin geniş ve direkli verandaları da bize göre farklı. Hollywood filmlerinde gördüğümüz verandalı Amerikan evleri akla geliyor. Türkiye’nin Karadeniz bölgesinde bu tür verandalı evler günümüzde pek bilinmiyor. Oysa eskiden epey yaygın oldukları anlaşılıyor. Samsun ve Ordu’da bulunan iki ahşap cami verandalı yapılara güzel birer örnektir. Ağaç halkası yöntemiyle (dendrokronoloji) mimari yapıları tarihleyen P. J. Kuniholm, bir yazısında bu iki camiyi incelmiş (Osmanlı Arkeolojisi 2005, s. 100 – 141). Buna göre Samsun’un Kavak ilçesi’ne bağlı Bekdemir köyündeki eski cami 1585 yılı sonrasına aittir. 1876 yılında kesilmiş olan bir ağaç parçasına göre yapı bu yıllarda onarım görmüştür (s. 104 – 6). Ordu’nun İkizce ilçesindeki ahşap cami ise 1522 öncesine tarihlenmektedir (s. 123 – 4). A. Batur da yukarıda söz edilen sergi kitabında Doğu Karadeniz bölgesinin ahşap camilerinin 19. yüzyılda yapıldığını ya da yenilendiğini yazmaktadır (s. 29). Aynı kitaptan verandalı konutların Artvin’in Şavşat ilçesinde yaygın olduğunu, verandalı serender modellerinin ise bütün Doğu Karadeniz’de görüldüğünü anlıyoruz.

 

Tiflis Etnografya Açıkhava Müzesi’nde bir gezi, dağarcığınızın zenginleşmesine neden oluyor. Bir bakıyorsunuz, aslında bugünkü ülke sınırları sadece insanları ayırıyor. Tarih ve etnografya ise asla sınır tanımıyor. Bilim ise bu sınırların aşılmasında pasaport işlevi görüyor.

 

Yazı: Sinan Kılıç, fotoğraflar: Sinan Kılıç / Nalan Akgün

Bir cevap yazın