Édith Piaf: En Güzel Kadını Yıldızların

Édith Piaf: En Güzel Kadını Yıldızların

Geçenlerde harika bir hediye aldım. Édith Piaf’ın üç cd’lik bir albümü, 2009 LMM İrlanda yapımı. Adı: La vie en rose. Yaşamında hiç pembelik olmayan birinin söylediği, 1946 yılından kalma bir şarkı. Melodisi herkesin aklındadır…

Albümün üzerinde acıların soldurduğu bir fotoğraf. Kalem kaşlı, narin burunlu, güler yüzlü Édith Piaf. Şarkıları yüzü gibi gülmedi hiç; her zaman hüzünlü, ama kimi zaman da hiddetli oldu.

Savaşın ortasında dünyaya gelir Édith Piaf, 19 Aralık 1915. Annesi yarı Mısırlı yarı İtalyan, Giovanna Maillard; bir nevî Kleopatra ile Antonius karışımı. Babası ise bir sokak cambazı, Fransız.

Édith Piaf bir genelevde büyür. ‘Pembe’ bir başlangıç değil mi! Varlığın değerini nasıl bilebilir insan, yokluğu hiç yaşamadan? Gözleri görebilen birinin kör olma tehlikesiyle karşı karşıya kalması gibi bir şey… Sonra doktorlar kurtarır gözlerini…

Hep söyler şarkısını Édith Piaf, inci dişli Robson’a inat. 1795’den beri Fransa ulusal marşı La Marseillaise, hiç böyle söylenmemiştir. Çünkü ip üzerindeki ürkek bir kız çocuğu söyler onu. Avucunuza aldığınız bir serçenin dışarı fırlayacakmış gibi atıp duran yüreği gibi… Édith Piaf’ın sesi ilk kez bu marşla çınlar Paris’in sokaklarında.

Derken 17 yaşında Marcelle’i doğurur. Kendi gibi minnacık bir kız çocuğu. İki yıl sonra… Menenjit alır yavruyu. Édith bir daha hiç çocuk yapmaz.

Louis Leplee bulur onu bir gün sokakta… Ya ‘Fais-moi valser’i söylüyordur ya da ‘Mon amant de la coloniale’i… Paris’in en ünlü müzikhollerinden birinin sahibi Louis Leplee… Keşfedildiği yer Édith’in lâkabı olur: Kaldırım Serçesi.

Sonra Leplee’yi rakipleri vurur. Édith’i de sorgular günlerce Javertler.

Sonra, yağmurlu bir günde bir trafik kazası geçirir. İnce boynu hep eğri kalacaktır.

Alkole dadanır Édith Piaf. Kim bilir neleri unutmak istiyordur? O günlerde en yakınında Fransız ortasiklet boks şampiyonu Marcel Cerdan vardır. Deliler gibi aşık. Bir de evli ve üç çocuk babası. Belki 1949’da gelirken Édith’ine uçağı düşmese, şarkılar bu kadar hüzünlü, bu kadar hiddetli olmaz. Belki o da sevinçli bir şeyler mırıldanır içinden. Belki o zaman morfinde avuntu bulmaz… Kim bilir?

Édith Piaf 10 Ekim 1963’te Fransız rivierasındaki Plascassier’de karaciğer kanserinden ölür. 48. doğum gününe iki aydan biraz fazla kalmıştır. Eşi Theo Sarapo, hayranları onun kendi evinde öldüğünü sansın diye, cenazesini gizlice Paris’e getirir. Ertesi gün Édith Piaf’ın öldüğü açıklanır. Bazı sevenlerinin onun yokluğuna dayanamadığı ve peşinden gittiği söylenir.

Neden yaşamın bütün günahları Édith’e yüklenmiş gibidir? Paris piskoposu cenaze törenini yapmak istemez. Tanrı’nın onaylamadığı bir yaşam sürmüştür o, sanki dünyaya gelen en çirkin şeydir, bir şeytandır.

Yine de Père-Lachaise mezarlığına on binlerce hayranıyla birlikte gider Édith Piaf. Paris’in trafiği durur, belki bütün dünya kilitlenir cenazeye. O yıllarda insanın tercihleri daha G8’lerin kontrolü altında değildir. Başpiskopos yüzünden cenazede Tanrı da yoktur. Sadece insan vardır. Sel gibi insan.

Kâinatın yazgısı hayatın bütün çirkinliklerini mini minnacık bir kadına yüklerse, aynı zamanda onu güzel de kılar. Ağır bir romanın Cosett’i gibidir. Onu koruyan Jean Valjean için yıldızların en güzel kadınıdır.

Duvara yansıyan ‘estetik’ yüzler, ışıklar sönünce kaybolur. Alaycı gülüşmeler biter. İlk defa uçmaz söz, ironisi kalır ve der: La vie en rose…

25 Ocak 2011

Bir cevap yazın