Deprem Ve Kardeşlik

Deprem Ve Kardeşlik

Günlerden beri depremle yatıp depremle kalkıyoruz. Ülkemizin doğusunda, en güzel illerimizin birinde Van’da özellikle Erciş ilçesi ve köylerinde, yaşam yerle bir oldu. Zaten depremden birkaç gün önce yüreğimize kirli savaş, 24 ve daha onlarca gencin acısını yüklemişti.

Henüz deprem olmadan halkı ortasından keserek ayırmaya çalışan yöneticiler, başarmak üzereydiler ki, depremle karşılaştık. Hemen kardeşlerimizin acısını ta yüreğimizde duyduk. Yönetici koltuğunda oturanlar ki, onları oraya halk oturttu. Yine başladılar, kardeşliğin içine kin tohumu serpmeye. Her şeye karşın, o kin tohumları ne nem bulabildi, ne de toprak yeşerecek. Kardeşlik öne öyle bir çıktı ki, suratlarına tokat gibi indi. Fırsatçılar da boş durmadı elbette, kente giren kardeş yardımlarını engelledi. Paniğe kapılan halktan bazıları da yağmaladı.

Bu kez de yağmalamayı kullanmaya kalktılar. Halkın kaybolan güvenini görmezden gelerek. Yaşar Seyman “Unutmayalım ki, her şey alınır ama güven verilir” diyor. Kendilerinin veremediği, hatta var olan güveni de kaybettiklerini unutarak, yağmalamayı kınadılar. Evet, yağmalama yabanıl bir davranış. Daha yakında Japonya’nın yaşadığı acıyı ve ekranda gördüklerimizi unutmadık. Japon halkı, sırada bekleyerek, itişip kakışmadan yardımını alabilmek için en küçük bir kaygı taşımadan, olması gereken insan davranışını sergilemişti. Onlar ki, tarlalarına, bahçelerine dikenli tel çevirmeyi yasaklayan bir halktı. Dikenli tel, doğada yaşayan hayvanların bir yerini yırtar diye düşünen bir halk. Durum böyle olunca, itişip kakışmaya elbette gerek yok. Hele yağmalama düşünülemez bile. Oysa bir de kendi aynamıza bakalım, sen halkı sürekli kandırmış, tuzağa düşürmüşsün, kendisine yardımı ulaştıracağın konusunda kuşkuları var. O zaman yağmalamanın sorgulamasını kime çevireceğini iyi düşünmeli değil mi?

Bizde ne zaman deprem olsa, dini duyguların sömürüsü arşa yükselir. Geçenlerde bir ‘Din adamı’ TV ekranlarında konuşuyor. “Bakire kızlar ölünce, şehitlere ve mübarek adamlara ikram edilir.” Bu kafalar ortaçağa bile dar gelir. Bana gelen emailden bunu okuyunca, Humeyni’nin bakire kızları idam etmeden önce, onlara tecavüz ettirdiğini anımsadım. Kafa aynı kafa. Din deyince, gözleri de beyinleri de belden aşağıda. Bunlar halka ne verebilir? Zehirli mantar gibi düşüncelerinden başka.

Böylesi insanların ‘Bilirkişi’ bellenip de halka vaiz vermesi sağlanırsa, elbette bu ülkede kadına şiddet her gün yükselecektir. Halkların kardeşliğine kan damlayacaktır. ‘Kitlelerin başı var, beyni yoktur’ sözü devreye girecektir. Gerçi bu depremde halk, sağduyusunu gösterdi ve hâlâ kardeşlik duygusunun elinden alınmasına izin vermediğini kanıtladı. Bu ülke bir avuç aydın ve sanatçıların sayesinde ayakta duruyor. Sanatçısı ve aydını her türlü ayrımcılığı körükleyen kızıl ağızlılara karşın, halkların kardeşliğinin gerektiğinde tek yürek olabileceğini ortaya koydu. Umarız ki bu yardımlar, yollarda kazaya uğramadan yerine ulaşır (Hâlâ bize verilemeyen güven içimizde cıvıldayıp duruyor). Sabahleyin bir depremzede konuşuyordu “Bize gönderilen yardım bir değil iki Van’a yeter, ancak yerine ulaşmıyor” diye.

Son yıllarda en tehlikeli sözcük: Barış ve kardeşlik oldu. Güzelin yolunda ejderhalar beklermiş. Tabi ki korumak için değil. Barışın ve kardeşliğin yollarında da canavarlar bekliyor. Onu tuzağa düşürmek için. Öte yandan hâlâ halklar bu kardeşliği duyumsuyor. Aslında ne bugün ne de tarihte halklar birbirine düşman oldu. İstanbul depreminde emekli bir Yunan kadını “Komşunun başına felaket gelmiş” diyerek, emekli aylığının tümünü göndermişti. Genlere ilgi arttığı günlerde, Türklerin gen akrabasının Ermeniler ve Rumlar olduğu ortaya çıkmış ve bir bilim dergisi yazmıştı. Kardeşlik düşmanları hemen derginin kulağını çekmiş ve bir daha üstünde durulmamıştı. Öyle ya, bu dünyada kardeşlik sağlanırsa, kandan beslenenler ne yer, ne içer? Her şeye karşın, halkların kardeşliğini öldürmek hiç de kolay değil. Onlar ne kötüler gördü bugüne dek de pes etmediler. Halkların kardeşliği hep yaşayacaktır. Kardeşlik bu, dün bugün işi değil, binlerce yılın ürünü. Işık gibi, güneş gibi balçıkla sıvanmıyor. Hep bir yerlerden ışığını yetiştiriveriyor. Umutsuzluk umuda, karanlık aydınlığa dönüveriyor.

Bir cevap yazın