Çoruh Vadisi’nin Gizemli Tarihi

Çoruh Vadisi’nin Gizemli Tarihi

Çoruh Vadisi, doğa güzelliğinin yanında gizemli geçmişi ile de ilgi çekicidir. İnsan yaşamına uygun iklimi, su kaynaklarının çokluğu ve tarım alanlarının bereketi tarihin her sürecinde yerleşim alanı olmasını sağlamıştır.

Xenophon’nun Anabasis isimli kitabından, bölgenin MÖ 400’lü yıllarındaki durumunu öğrenebiliyoruz. Yarı yeraltı evlerinde yaşayan zengin yerel topluluklar, Xenophon‘un askerlerine muhteşem ziyafetler vermiş.

Büyük İskender
MS 331’de, Çoruh Vadisi, Büyük İskender’in Yunanistan’dan Hindistan’a uzanan Helenistik dünyasının bir parçası haline geldi. Doğudan gelen ve Trabzon’da denize ulaşan ticaret yolları bölgenin ekonomik bakımdan zenginleşmesini sağladı. Daha sonraları, Romalılar, Çoruh Havzası’nın güney kısmını ele geçirse de Gürcistan daha kuzeyde bağımsız kalmayı başardı. Roma ve Erken Bizans döneminde, Çoruh Havzası halkı Hıristiyan oldu, yazılı bir dil ve özel bir yerel mimari geliştirdi. Bizans İmparatorluğu’nun egemenliği altında olmalarına rağmen, yerel kiliseler Yunan Ortodoks inançlarını kabul etmedi.

Tao-Klarjeti Hanedanlığı
7. yüzyılda, Bagrati Hanedanı, Arap istilalarına karşı savunmada bölgeyi başarılı bir şekilde birleştirse de, Gürcistan merkezli Tao-Klarjeti Hanedanı, bölgenin bir kısmını ele geçirdi. 9. yüzyıldan 11. yüzyıla kadar, Gürcistan, büyük dinsel yapıtlar inşa ederken, sanatı destekleyen Kral David Magisterios ve Kraliçe Tamara gibi Tao-Klarjeti Hanedanı’nın başarılı bağımsız yöneticilerinin egemenliğinde zenginleşti. 13. yüzyılda Moğollar yıkmadan önce bu krallık, Kaçkarlardan Hazar Denizi’ne kadar uzanıyordu. Krallığın yıkılmasından sonra bile, güçlü feodal sistem ve kendine özgü Gürcistan Ortodoks Kilisesi yöre halkını bir arada tutmayı başardı.

Bölgedeki Türk izleri
Bu arada, Selçuklu Türkleri ve müttefik Türkmen kabile grupları doğu ovalarını kontrol etmeye başladı. Ancak 14. yüzyılda, Timurlenk Anadolu’yu işgal ettiğinde, Türkler ve Gürcüler bundan aynı düzeyde zarar gördü. Bu sırada, Türkiye’nin batısında, Osmanlı Hanedanı bir imparatorluk oluşturuyor ve doğuya doğru genişliyordu. Sonraki yüzyıllar boyunca, Gürcü halkının bir bölümü kuzeydoğuya, Rusya’ya göç etti. Bir bölümü de, Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetimi altında İslamiyeti benimsedi. Bölge Osmanlılar, İranlılar ve daha sonra genişleyen Rusya İmparatorluğu arasında bir sınır alanı haline geldi.

Osmanlı-Rus çekişmesi
18. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemesiyle Rusya, Kafkaslardan güneye ve batıya doğru ilerlemeye başladı. Hıristiyan azınlıkları koruma iddiasıyla Rusya, Gürcistan’ın belli kısımlarını topraklarına kattı. Bolşevik devrimcilerin işgal güçlerini geri çektiği 1917 yılına kadar, kuzeydoğu Türkiye’nin bir bölümü, Rusların elinde bulunuyordu. 1921 yılında, yapılan Kars Anlaşması ile genç Türk Cumhuriyeti ve yeni kurulmuş olan Sovyetler Birliği, Gürcistan’ı SSCB içinde bırakan günümüzdeki sınırlarını belirledi. 1991 yılında Gürcistan’ın bağımsız bir devlet olmasıyla birlikte Gürcüler düzenli olarak bölgedeki kiliseleri ve kaleleri ziyaret etmeye başladı.

Manastırlar, evler ve kaleler
Bölgenin yüksek tepelerinde çok sayıda kale ve büyüleyici Ortaçağ Gürcü manastır kiliseleri bulunuyor. Taş işçiliği ile süslenen görkemli eserlerde uzun pencereler, kör kemerler ve yarı sütunlarda basit desenler veya hayvan figürleri dikkat çekiyor.

Bazilika formunda olan erken dönem kiliselerinin alt yan koridorları sütunlarla orta koridordan ayrılır. Bu kiliselerin kubbeleri yarım silindir şeklindedir. Daha sonraki örnekler, haç plan üzerine kubbe modeli şeklindedir. Haç şeklinde bir yer planı, geçiş yerinin üzerinden yükselen bir kubbeyi destekleyen kolların birleşiminde büyük sütunlar. İç kısımlarda, İncil öykülerini gösteren uzun, stilize figürlerden oluşan güzel freskler bulunur. Ancak bu figürlerden çok azı günümüze ulaşabildi.

Bizans imparatorları, Gürcü mimar ve sanatçılara büyük değer verdi. Selçukluların da bu mimari tarzdan etkilendiği görülüyor. Haçlı Seferleri sürecinde de, Avrupa kilise mimarları, Gürcü mimarisinin bazı yönlerini benimsedi.

Ortaçağ’ın mimari anlayışı
Ortaçağ’da savunma bir öncelikti. Bu yüzden burada birçok kale ve gözlem kulesi bulunmaktadır. Bazıları hala iyi durumdadır ve kolayca ulaşılabilir. İspir’deki İspir Kalesi iyi durumdadır. Yusufeli ve İspir arasında dört kale ve üç gözetleme kulesi bulunmaktadır. En etkileyici (ancak erişilmez) olan Yusufeli’nin güneyindeki Tekkale’dir. Tekkale yakınındaki Peterek Kalesi daha kolay ulaşılabilir durumdadır. Ayrıca Barhal Nehri boyunca incelemeye değer en az üç mekân daha bulunmaktadır. Tortum ve Uzundere ilçelerinde birçok eski kale ve gözetleme kulesi bulunmaktadır. Bunlar arasında Tortum’a bağlı Tortumkale Köyü’ndeki kaleyle, Tortum-Uzundere yolu üzerinde bulunan Engüzekkale göreceli olarak iyi durumdadır.

Bir bölgenin tarihini anlatılanlar üzerinden değil, bölgedeki mimari eserler üzerinden değerlendirmek gerekir düşüncesindeyim. Geride kalan eserler, geçmişte nasıl bir yaşamın geçtiğini net olarak ifade edecektir. Muhteşem bir coğrafyanın içerisinde bulunuyoruz, coğrafyalar içerisinde coğrafyalar var…

Metin ve fotoğraflar: İsmail Şahinbaş

Bir Cevap Yazın