Bakü – St. Petesrburg – İstanbul Hattında Bir Azeri Sanatçı: Muhammet Aliyev

Bakü – St. Petesrburg – İstanbul Hattında Bir Azeri Sanatçı: Muhammet Aliyev

“Benim bayramım güzel bir eser yaratınca oluyor!”

Galatasaray Lisesi’nin tam karşısında, Beyoğlu’nun en renkli kırtasiye dükkanı Mektup’tan (bilenlerin, raflarında en keyifli objeleri buldukları bir adrestir) birkaç adım ötede bir binanın en son katına tırmanıyoruz, cumartesi öğleden sonra.

Azeri ressam – heykeltıraş – seramik sanatçısı Muhammet Aliyev ile randevumuz var. İki odalı atölyesinde, her yer ürettikleri ile dolu…

– İlk sorumuz “Muhammet Aliyev kimdir?” oluyor.

– Azerbaycan’ın Neftçala İli’nde doğmuşum. Yedi sekiz yaşında Çocuklar Evi’nde eğitim, daha sonra rahmetli Adil Hacıyev’den resim dersleri aldım. Adil Hacıyev, ülkemiz için çok önemli bir insandı. Günümüzün en iyi ressamları onun öğrencisi olmuştu. 1968 – 1973 arasında Bakü’de Yüksek Resim Okulu’na devam ettim. Daha sonra Leningrad’a, bugünün St. Petersburg’una gittim ve orada 15 yıl kaldım. Seramik okulunda 5 yıl okudum ama seramik yanında heykel, grafik, resim dersleri de alıyordum.

– St. Petersburg’un özellikle imparatorluklar Avrupa’sı Dönemi’nde kıtanın en önemli sanat ve kültür merkezlerinden biri olduğunu biliyorum. St. Petersburg sizi çok etkilemiş olmalı.

– Sadece şunu söyleyeyim, Hermitage Müzesi’ne bakan bir evde oturuyordum. St. Petersburg Avrupa’nın kültürel başkentlerinden biriydi.

– St. Petersburg sonrası neler yaptınız?

– Bakü’ye döndüm. Meslek Okulu’nda öğretmenlik yaptım. Bu dönem 83 – 86 arasıdır. Bu arada pek çok kişisel sergi açtım, karma sergilere katıldım. Eserlerim St. Petersburg’da ki akademi müzesine alındı. 1986’da Sovyetler Ressamlar Birliği üyeliğine kabul edildim. Sovyetler çapında sergilere iştirak etmeye devam ettim. İtalya’da çeşitli sempozyumlara katıldım. 1994 yılında Bakü’de ilk büyük kişisel sergimi açtım.

– Ve sonra galiba Türkiye’ye geldiniz.

– Evet, 1996’da Türkiye’ye geldim. İlk Gorbon Işıl’a girdim. Gorbon Sanat Atölyesi’nde daha çok sanatsal, özgün koleksiyonlar üzerine üretim yaptım. Gorbon’dan çeşitli nedenlerle ayrılmak zorunda kalınca, büyük hoca Jale Yılmabaşar’ın yardımlarıyla Kütahya Porselen’e girdim. Daha sonra da Akademi İstanbul’da görev aldım.

– Biraz çalışma tekniklerinizden bahseder misiniz? Sizin başta seramik olmak üzere sanata bakış açınız nedir? Sizi farklı kılan özellikleriniz nelerdir? 

– Ben merdane ile çalışırım, kalıp kullanmam. Kendi çizgim, kendi tekniğim vardır. Leningrad’a gitmeden önce, sanatı sadece resim ve heykel olarak görürdüm. Oysa seramik en az diğer sanat dalları gibi önemli ve o oranda emek istiyor. Belki bir seramik fincan bile, onun kulpu bile çok emek isteyen bir iş.

– İstanbul büyük bir metropol… Buraya alışmanız, burada tutunmanız, kendinizi kabul ettirmeniz elbette bir hayli güç olmuştur… Biraz İstanbul’daki ilk yıllarınızı anlatır mısınız?

– Elbette bu kentte yaşamanın zorlukları var. Geldiğimin ertesi yılı, 1997’de Avni Arbaş’ın da katıldığı bir karma sergide eserlerim sergilendi. Sonra pek çok karma sergiye katıldım. Ben İstanbul’daki sanat hayatının canlılığını St. Petersburg ile kıyaslayabilirim. 8 yıldır buradayım, hep daha da iyiye gidiş var… Galeriler, üniversiteler… Çok canlı bir sanat hayatı var. 2000 – 2003 yılları arasında Akademi İstanbul’da hobi derslerine girerken, genelde derslere devam edenlerin daha çok genç kızlar ve hanımlar olduğunu gördüm. Bu beni çok sevindirdi. Çünkü biliyordum ki onlar bir gün anne olacaklar ve yeni nesil onların sanata bakış açılarıyla büyüyecek.

– Siz yalnızca bir sanatçı değil aynı zamanda bir eğiticisiniz, bu konuda yani eğitmek konusunda eğitim aldınız… Öğrencileriniz bu açıdan çok şanslı olmalı.

– Eğitim de bir meslek. Eğitimci olmak, bildiklerinizi aktarmak kolay değil. Mesela ben görüyorum bazı ressamlar, sadece resim yapabildikleri için -ki aralarında Azeriler de var- ders vermeye kalkıyorlar. Ama hem onlar vakit kaybediyorlar, hem ders alanlara yazık oluyor!

Söyleşimiz devam ediyor. Galatasaray’daki çatı katına yavaş yavaş gün batımının kızıllığı düşüyor. Pencereden Haliç ardından minarelerle kaplı eski İstanbul görünüyor. Muhammed Aliyev coşkuyla devam ediyor.

– Bakın, sanat bir limonu olduğu gibi, fotoğraf resmetmek değil. Doğada görüp aynısını taklit etmek sanat değil. Yaratıcıysan, sanatçıysan kendine özgü, farklı bir görüş açın, dünyan olması gerekir.

– Ve zorluklarla da mücadele etmeniz gerekiyor sanırım… Bir eli yağda bir eli balda bir hayatınız olduğunu sanmıyorum.

– Hayır yok! İyi ki yok. Ancak 2004 yılında kendi atölyemi açabildim, burada ders veriyorum. Çok iyi öğrencilerim var, onlardan ümitliyim. Bu arada evliyim, iki çocuğum var, 4 – 5 yıl daha onları okutabilmem için çalışmam lazım. Daha sonra kendi çalışmalarıma daha çok odaklanmak istiyorum. Sakin hayat yaşarken, her şey yolunda olunca sanatçıdan iyi bir şey çıkmaz. Ne kadar zorluk çeksem de benim en güzel bayramım güzel bir eser yaratınca oluyor.

– Beyoğlu’ndayız… Söyleşiyi İstanbul’un en kozmopolit semtiyle bitirelim.

– Ben İstanbul’a geldiğimden beri hep Beyoğlu’nda oturdum ya da çalıştım. Önce Jurnal Sokak’ta, sonra Asmalımescit’te… Buradan ayrılamıyorum, çünkü Beyoğlu’nda yaşadığım hava St. Petersburg’la özdeş… Her şeyi bırakın, ben atölyemden sanat tarihi derslerinde okuduğum camileri izleyerek çalışıyorum.

Muhammet Aliyev’e veda ederken yeni öğrencileri ile ona nice verimli saatler stüdyosunda kendisiyle baş başa nice yaratıcı çalışmalar diliyoruz.

 

Muhammet Aliyev Atölyesi: Yeniçarşı Cad. No:36 Galatasaray / İSTANBUL

Tel: (0212) 245 48 10, www.muhammetaliyev.com

Yazı: Ahmet Parman, fotoğraflar, İsmail Şahinbaş

Sırtçantam 5. sayı, Mayıs 2005

 

Bir cevap yazın