Anadolu’ca Düşünmek

Anadolu’ca Düşünmek

Anadolu geçmişten günümüze doğal güzellikleri tarihi zenginliklerle harmanlayan, birbiri ardına farklı medeniyetler arasında köprüler kurmuş olan, Âdemoğlu’nun nice yüzyıldır kim bilir kaç kitaba, efsaneye, masala, destana ve rivayete konu etmiş olduğu, güzel düşlere nam salan, efsunlu hayallere dem vuran değerlerin nicesini birlikte – bir ederek barındıran ve tüm bu güzellikleri geçmişten günümüze modern kâşiflere cömertçe sergileyen bir diyar…

Sarp ve karlı dorukların, uçsuz bucaksız ovaların, yeşilin maviye kavuştuğu kıyıların ve tüm bu doğal güzelliklerin farklı kültürlerle, bu kültürler ekseninde filizlenmiş biçimde Nuh Nebi’den kalma deyimine nail olabilecek ve günümüzde iyiden iyiye hasret duyulmaya başlandığından olsa gerek sanatsal eserlere çokça konu olmaya başlayan ‘bir zamanlar bu topraklarda kardeş gibi yaşayan insanların’ zamanında ortaya koymuş oldukları ortak yapıtlarıyla, farklı inançları yeşerten ibadethanelerle, ruhları arındıran, mürşid-i kâmile kavuşturan çilehanelerle ve daha benzer niceleriyle perçinlendiği bir coğrafya… Bu güzel coğrafyanın zenginliklerini korumanın, kollamanın ve yaşatmanın yegâne yolu, Anadolu’ya yakışan biçimde düşünmekten, Anadolu’ya layık biçimde bir yaşam tarzı sürdürmekten ve bu topraklarda yaşamış nice âlimin ve bilgenin günümüze eriştirdikleri kazanımlarının değerini bilmekten, bu kazanımlarına nail olacak şekilde cehaletten uzak, bilgeliğe yakın biçimde yaşamaktan geçiyor.

Oysa şimdilerde Anadolu’nun tüm bu güzellikleri, âlimleri ve bilgeleri unutulmaya yüz tutmuş, umursanmaz hale gelmiş ve Âdemoğlu nezdinde sürekli bir kavga hali hüküm sürer olmuş… Bir kısım insanlar politik oyunlarla boğuşa dursun, bir kısım da Nihilist Hiççi yaklaşımın hakkını verircesine gününü gün etme derdinde ve bu toprakları da, hayatı da bir zerre umursamaz halde… Toplumsal bir kısır döngü içinde boğuşuyoruz, toplumsal bir travma yaşıyoruz biz… Akıllara durgunluk veren ölümleri, cinayetleri, katliamları birbiri ardını izleyerek yaşıyoruz her gün. Ve işin daha da trajik kısmı bu toplumsal travma o kadar kanıksanmış, o kadar içselleştirilmiş ki; kimse umursamaz olmuş bu kültürel, ahlaki ve psikolojik çöküntüyü…  Hal böyle olunca bu toprakların zenginlikleri de giderek yok oluyor. Zira unutulan ve emek verilmeyen her değer bir gün yok olmaya mahkûmdur.

Şüphesiz ki bu toplumsal travma bilinçli bir politikanın, içten içe bir yok etme hırsının ve mevzu bahis zenginliklerimizi sömürmenin vahşeti… O kadar düşünmeyen, o kadar umursamaz bir kuşak yaratılmış ki; Anadolu olmanın, toplum olmanın, birlik olmanın esamesi okunmaz hale gelmiş artık bu topraklarda…

Oysa bu kısır döngüyü yıkmanın, bu toplumsal travmadan kurtulmanın yolu düşünce tarzımızı yenilemekten ve bu coğrafyaya bakış açımızı değiştirmekten geçiyor. Bizi iyileştirecek olan düşünce tarzı kendi tarihsel kökenimizden filizlenip, toplumsal belleğimizde ve bilinçaltımızda yeşeriyor. Bize Anadolu Coğrafyası’nda, bu güzel topraklarda onca milletin yüzyıllar boyunca kardeşlik ve barış içinde yaşadıkları öğretilmedi mi? Peki hangi tarihsel gerçek sonlandırdı bu barış sürecini? Ne zaman böyle bir travma içine sürüklendik? Ne zaman Anadolu’ca düşünmekten, bu düşüncelerle yeşeren barış ve kardeşlik güdüsünden vazgeçtik?

Anadolu’ca düşünmek; bu coğrafyaya, Âdemoğlu’nun bu coğrafyada tohumladığı ve sayısız medeniyetin yeşerterek çınarlaştırdığı tarihimize, geçmişimizden kuvvet alan beşeriyet belleğimize ve barışla köprülenmiş olan ancak şimdiler de giderek unutulan toplumsal kimliğimize sahip çıkmaktır.

Öyleyse Anadolu’ca düşünmeli, Anadolu’ca konuşmalı, Anadolu’ca yaşamalı…

Bu topraklarda kültürün, bilgeliğin, âlimliğin, barışın ve kardeşliğin yeniden inşa edildiği günleri yine ve yeniden görmek, yaşamak, Anadolu’ca düşünmek umuduyla…

Fotoğraf: İsmail Şahinbaş

 

Bir cevap yazın